Dominic Miller: Yaşayan bir konser

Dün akşam Dominic Miller konserindeydim.

Uzun zamandır görüşemediğimiz Oğuz Kaplangı’nın Edinburgh’tan gelişi bu konser buluşmasını daha da anlamlı kıldı. İyi gördüm Ozzy’i. Bence Türkiye’de daha çok iş yapmalı. Hemen bir fotoğraf çekip bizim ekibe de yolladık. 

Miller’ın gitarına piyanoda Mike Lindup, bas gitarda Nicolas Fiszman bas gitarda ve vurmalılarda Rhanji Krija eşlik etti. Muhteşem bir ekip. Özellikle Bas ve vurmalı meslesi şapka uçurtacak cinstendi.

Konserin büyüleyici yanı, sahnede sürekli birbirini dinleyen, birlikte müzik yapmaktan keyif aldıkları her hareketlerinden belli olan bir dörtlü olmasıydı. Önceden sıralanmış bir şarkı listesinin eksiksiz uygulanmasından çok, o akşam ne olacaksa biraz da o anda karar verilen; bir müzisyenin diğerinin yaptığı bir şeye şaşırdığı, gülümsediği, karşılık verdiği, bazen beklediği konserlerdendi anlayacağınız. Zamanla biz seyirciler de dahil olduk “o anda” yaşananlara. Tam anlamıyla yaşayan bir konserdi.

Yaşandı ve bitti. Bir daha olmayacak. Yapay zekâ çağında bu cümlenin değeri giderek artıyor olabilir.

Çünkü artık neredeyse her şeyi yeniden üretebiliyoruz. Bir görüntü yaratabiliyoruz, bir sesi taklit edebiliyoruz, hiç gerçekleşmemiş bir ânın fotoğrafını yapabiliyoruz. Hiç gitmediğimiz bir konserin görüntülerinde kendimizi ön sıraya yerleştirebiliyoruz. Falan filan…

Yani “orada olmak” hala önemli. “Tanık olmak” hala değerli.

Konserde bir de Fikri Karayel sürprizi vardı. (Sanırım ZorluPSM önceden duyurmuştu. Bu arada şunu da not düşmeliyim; Miller genel olarak organizasyona ve ZorluPSM ekibine de teşekkür etti)

Dominic Miller, Fikri Karayel için övgü dolu cümleler kurdu. Genç bir müzisyenin bu seviyedeki bir ustadan bunları duyması çok değerli. Birlikte “Shape of My Heart” ve “Fragile” söylediler.

İki şarkı da zor. Teknik anlamda zor olmalarından söz etmiyorum. Başka bir zorluk bu.

Düşünsenize, herkesin ezbere bildiği “Sting şarkıları” bunlar. Dinleyenin kulağında Sting’in yalnızca sesi değil, nefes alışları bile kayıtlı. Böyle iki şarkıyı, üstelik Sting’le onlarca yıldır çalışan ve “Shape of My Heart”ın ortak yazarı olan Dominic Miller’ın yanında söylemek cesaret ister. Karayel’i bunun için tebrik etmeli.

Ama benim aklım başka bir şeye takıldı.

Fikri Karayel’le birlikte sahneye bir kameraman da çıktı.

İki şarkı boyunca sahnede dolaştı. Yaklaştı, uzaklaştı, eğildi, kalktı; bedenini bir çeşit mekanik zoom gibi kullandı. Bir ara Dominic Miller’ın ona doğru attığı bakıştan rahatsız olduğunu düşündüm. Belki de ben öyle okudum, bilmiyorum.

Kameraman işini yapıyordu. Sahnenin bir başka yanında, kulis girişine yakın yerde cep telefonuyla kayıt yapan biri daha vardı. O da işini yapıyordu. Böyle düşünüp, kendimi şarkıya bırakabilirdim. Ama olmadı. Fikri Karayel’in Dominic Miller’la birlikte iki Sting şarkısı söylediği ânı izlemek yerine, o ânın kayda geçirilmesini izlemeye başladım.

Elbette bunun gayet anlaşılır nedenleri olabilir. Sanatçının ekibi bu görüntüleri istemiş olabilir. Sosyal medya için kullanılacaktır. Tanıtım yapılacaktır. O gece orada yaşanan önemli bir buluşmanın kaydı kalacaktır. Gerekli izinler zaten alınmıştır.

Bunların hiçbirinde tuhaflık yok.

Ama bir de seyirci var. Bizim dikkatimizi o kadar dağıtmaya değer miydi?

Aman yanlış anlaşılmasın, konserlerde çekim yapılmasına karşı biri değilim. Bazı konserler vardır, baştan bellidir: Çekim yapılacaktır. Kameralar sahnededir, vinçler salonda dolaşır, belki televizyon yayını vardır. Seyirci de bunun bilgisiyle oradadır. Hatta çekimin yarattığı başka bir enerji vardır.

Ama dün akşamki konser öyle değildi. Tam tersine, kendisini yakınlığıyla kuran bir konserdi. İşte o yüzden kamera bir kayıt cihazı olmaktan çıkıp tuhaf biçimde deneyimin içine giren bir şeye dönüştü.

Ben de iki şarkı boyunca şunu düşündüm: Bir şeyi yaşamakla onu gösterilebilir hale getirmek arasındaki sınır nerede?

Artık her şeyin bir sonraki görüntüye dönüşebilmek için yarıştığı bir ekonominin parçalarıyız. Bir kaydırma ekonomisi bu. 

Bir konserde usta bir isimle birlikte şarkı söylemeniz elbette kayıt altına alınmalıdır. Ama burada “en iyi ve paylaşım ekonomisi en yüksek” kayda ulaşmak gerekiyor. Daha yakından, daha detaylı, daha daha daha… Bu paylaşılabilirlik arzusu, fark ettirmeden deneyimin niteliğini değiştirmeye başlıyor.

Konser boyunca yasak olduğu anons edilmesine karşın video kaydı alanlar da vardı. (Benim çektiğim fotoğraflar izin verilen bis şarkısından ve selamdan) Hatta iki sıra önümdeki bir kişi neredeyse tüm konserin video kaydını aldı. 

Şunları düşündüm: Bir yere gitmek mi istiyoruz, orada görünmek mi? Bir şarkıyı mı dinliyoruz, yoksa birazdan paylaşacağımız on beş saniyeyi mi arıyoruz? O paylaşımlarla kültürel bir kimlik ya da belli bir mahallede aidiyet mi arıyoruz? Böyle şeyler işte…

Burada da bir yanlış anlamanın önüne geçeyim. Gösterme/görülme arzusu değil derdim. İnsan binlerce yıldır kendisini gösteriyor. Anlatıyor. Resmediyor. Hatıra biriktiriyor.

Benim derdim, deneyimle gösterimin arasındaki zamanın neredeyse sıfırlanması. Konserin daha yaşanırken bir paylaşım içeriğine dönüşmesi, hatta bunun için yaşanması. 

Şimdi ben de kendi hislerimi “paylaşmış” oldum. Dominic Miller ikonik gitarıyla sahnedeydi: Küçük gövdeli, naylon telli, beyaz K.Yairi gitar. Bildiğim kadarıyla “Shape of my Heart” kaydında da bu gitarı kullanmıştı. Arkada bir akustik vardı ama onu kullanmadı, o yüzden markasını göremedim. Stüdyoda müzik yapıyor havasından bir an bile çıkmadılar. Miller’ın bakışlarıyla grubu yönetmesi, gülümsemesi, şakaları nefisti.  Nicolas Fiszman’ın hem tüm alt yapıyı oluşturan bas yürüyüşleri hem de her notadan keyif alarak çalması beni de içine aldı. Ve Rhanji Krija’nın perküsyonun başında bir ahtapot gibi aynı anda onlarca etkileyici ses çıkarabilmesi. Bir ara Oğuz’la birbirimize dönüp “Yuh artık” dedik. Muhteşemdi.

Biraz derdimi yazayım dedim. Nasıl olsa Fil Uçuşu’nda bir avuç dostuz. Dilerim anlaşılmıştır derdim. O kameraman yordu beni ey dostlar!

Belki önümüzdeki yıllarda, yapay olarak üretilebilen şeylerin sayısı arttıkça, üretilmemiş olanın değeri daha fazla anlaşılacak. Kusursuz görüntünün karşısına kusurlu tanıklık çıkacak. Kaydın karşısına hafıza, içeriğin karşısına deneyim. “Gördüm” demekle “oradaydım” demek arasındaki fark yeniden önem kazanacak.

Dün akşam Dominic Miller konserinden benim aklımda kalan biraz da bu oldu.

Sözü uzatmayayım, nefis bir konserdi. 

Oğuz Kaplangı ve ben

Leave a comment