Diyeceğimi baştan diyeyim: Elif Key’in “Bize İki Çay Söyle…” adlı kitabını mutlaka okuyun. Bitmek bilmeyen bir toplumsal ergenlik halinin her yüzü var sayfalarda. “Ah ne güzel yıllardı o yıllar,” kolaycılığına kaçmadan, şaşkın bir romantizmin şekerli cümlelerine yenik düşmeden yazılmış bir kitap bu. Geçmişi kutsallaştırma, okuru kutsama derdi olmayan satırlarda, kimsenin başını okşamıyor Elif Key. Onun yerine ruhları rendeden geçirmeyi tercih ediyor. Hem de ruh küçücük kalana kadar. Yazarın iyisi, elini rendeye kaptırmaktan korkmayandır ne de olsa… Ama kitapla ilgili bir…
Edebiyat
Öldüğünde cebinden bir tren bileti çıkmış. Nedendir bilinmez yolculuğunu o biletle değil de arkadaşının arabasıyla yapmayı seçmiş. Belki de kırk altıyı bitirip kırk yedi yaşına bastığı o günlerde, “En saçma ölüm şekli bir araba kazasında ölmektir,” sözünün peşinden gitmek istemiştir. Yayımcısı ve yakın dostu Michel Gallimard’ın kullandığı Facel Vega marka otomobilin bir ağaca çarpmasıyla bitmiş doludizgin bir hayat. 6 Ocak 1960 tarihli France Soir haberi “Yol düz, kuru, ıssızdı. Kader böyleymiş,” başlığıyla vermiş. Dünya Albert Camus’ye böyle veda etmiş. İşte…
Ahmet Uluçay’ın anısı önünde saygıyla eğilerek başlayalım. Uluçay, 2009 yılında ayrıldı aramızdan. 2004 tarihli “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” ile sinema tarihinin kişisel ve dokunaklı hikayelerinden birini arkasında bıraktı, gitti. Hepimiz sinema tutkusuyla yanıp kavrulan Recep ve Mehmet’i çok sevdik. Onların derme-çatma projeksiyon makinesi hepimizin çocukluk hayallerini beyazperdeye yansıttı bir anlamda. Sinema büyüsünü bir çocuğun bakış açısından aktaran çoğu filmin hafızamızda derin izleri var. En bilinen örnek de elbette, Giuseppe Tornatore imzalı “Cennet Sineması”. Bu konuda çekilmiş başka filmler de…
Milan Kundera, uzun bir aradan sonra “Kayıtsızlık Şenliği” ile sevindirdi. Yüz sayfalık bir roman bu. Roman teknikleri konusunda rapor veren bilirkişileri açığa düşürecek kadar yeni ve özgün bir anlatı. Kundera’dan da bu beklenirdi diyenler haklı. Anlatıcının varlığını asla unutturmayan, roman karakterleri ile anlatıcının düşünce derinliği konusunda kalın sınırlar çizmeyen, bir kurmaca metnin içinde ilerliyor olma durumunu hayatın şakası haline getiren bir usta Kundera. Hem de bütün bunları yaparken, yoğunlaşmayı-odaklanmayı müthiş ustalıkla başarıyor. Öyle ki, “ne var şimdi bunda” dedirtecek kadar…
Costas Ferris unutulmaz filmi Rembetiko ile 80li yıllarda sinemaseverlerin hayranlığını kazanmış, ülkemizde çok sevilen yönetmenler arasına girmiş bir sinemacı. Yunan kültürünün bütün yüzlerine bakmayı seven bir yönetmenin 1974 tarihinde Aleksandros Papadiamantis’in ünlü romanı İ Fonissa’yı sinemaya uyarlamasına şaşmamak gerekir. Şaşılacak nokta komşu ülke edebiyatının böylesine önemli bir eseriyle bizim bu kadar geç tanışmamız. O yüzden ben de –tıpkı kitabın önsözünü yazan Herkül Millas gibi- Jaguar Kitap’a ve çevirmen Yasemin Aydın’a teşekkürle başlayayım. Herkül Millas’ın önsözü değerli ve katkı sağlayıcı. Çünkü…
Geçenlerde Sabit Fikir dergisinden bir soru sordular: En sevdiğiniz oyun nedir? Dünya edebiyatının önde gelen isimlerinin oyunbaz hallerinden yola çıkmış, minik bir dosya için soruldu soru. Masabaşı oyunlarından sokak oyunlarına türlü cevap verilebilirdi. Benim en sevdiğim oyun hep kelimelerle, harflerle oldu. Galiba biraz da o yüzden “cevabınız sekiz-dokuz kelimeden oluşsun” kısmına takılıp oynadım oyunumu. Cevabım aşağıda. Pek sevdiğim Nabokov’un satranç oynarken çekilmiş bir fotoğrafıyla birlikte ben de size sorayım: En sevdiğiniz oyun nedir? “En sevdiğiniz oyun nedir?” sorusu yanında bilgilerle…
Karin Karakaşlı’nın öykülerini, sadece içerikleri açısından değerlendirmenin/konuşmanın yanlış olacağını düşünüyorum. Elbette yakıcı ve kahredici bir dünyanın dinamikleri var karşımızda, bunun dışında cümleler kurmamız mümkün değil. (Kahredici sözü tam isabet, kahroluyor herkes.) Ancak, bu duygusal yoğunluğun, Karakaşlı’nın dil-anlatıcı-zaman-mekan kullanımındaki maharetini ikinci planda algılamamıza izin vermemeliyiz. Karin Karakaşlı bir dil ustası. Çokça kullanılan “mücevherci titizliği” benzetmesini yapmayacağım bu konuda. Çünkü “bir doktor kararlılığıyla” yatırıyor dili, edebiyatın ameliyat masasına. Bilinen sorudur; mesleği doktorluk olan devrimci, faşist cuntanın önde gelen ismi ölüm-kalım halinde ameliyat…
Değerli yazarlar, edebiyatçılar, edebiyat dostları ve adalı arkadaşlarımız, bildiğiniz üzere, 14 Şubat Dünya Öykü Günü her yıl Ankara’da ve çeşitli kentlerde düzenlenen etkinliklerle kutlanıyor. Heybeliada Halk Kütüphanesini Koruma Girişimi, bu yıl 14 Şubat Dünya Öykü Günü İstanbul kutlamasına Heybeliada Ruhban Okulu’nun tarihi atmosferinde bir “öykü şenliği”yle ev sahipliği yapıyor. Koruma Girişimi, Heybeliada Eski Türk İlkokulu’na ve Halk Kütüphanesi’ne ev sahipliği yapmış olan eski Triandafilidis Köşkü’nü bir halk kütüphanesi olarak çağdaş bir işleve kavuşturmak ve adanın kültürel yaşamına katkıda bulunmak isteyenlerden…
İpekli Mendil. Uzun süren bir yolculuk ve sonrası… Fil Uçuşu’nda İpekli Mendil ile ilgili bir yazıya yer vermedim. Oysa, bu blogun da kitabın oluşumuna katkısı var. Sarnıç Öykü’nün şu anda raflarda olan sayısında, İpekli Mendil’e de yer verildi. Fil Uçuşu’na o yazıyı almak istedim. Çünkü İpekli Mendil ‘i hazırlayanların cümleleri var burada. İşte Sati Faik’e saygılarımla diye başladığım o yazı ve kitabı hazırlayanların görüşleri… İçinde öyküler olan bir sözlük: Okumayı, öyküleri sevenler için, içinden mutluluk geçen bir sahil kasabası demek….
Bir yazar şöyle demişti, zamanın birinde: “Sosyal medyada falan bu kadar çok yazman iyi değil bence. Kendini biraz geri çekmeyi bilmelisin. Bir yazar duruşu sergilemelisin.” Üstelik bunu, parmağını sallayarak ve biraz da haddimi bildirerek söylemişti. Anlaşılacağı üzere, “bir anda aklına gelen” bir düşünceyi, dostça bir söyleşi içinde paylaşmak değildi amacı. Üstünde düşündüğü bir kavramın, “yazar duruşu” kavramının ateşli bir savunucusu vardı karşımda. Olabilir. İşin “üslup” kısmına takılmadan ilerleyelim. İnsanların hayatlarının bir döneminde, bir kavramın sağlayacağı iktidar alanına meftun olmaları şaşırtıcı…
