Zamanı evirip çeviren, şimdiki zamanla geçmiş zamanı aynı cümle içinde harmanlayan bir usta. 14 Nisan 2014’te bu dünyadan ayrılıp göğe yükselen Gabriel García Marquez. 1965 yılında, ailesiyle Acapulco yolunda olduğu bir gün, “Macondo” fikrinin kafasında şimşek gibi çakması ve bunun sonunda dünya edebiyatının en önemli eserlerinden “Yüzyıllık Yalnızlık”ın ortaya çıkışı. Marquez’in hayat hikayesini anlatan grafik-roman “Gabo – Büyülü Bir Yaşamın Hatıraları” geçen ay raflara çıktı. Desen Kitap, kitabı bizlere özenli bir baskıyla ulaştırmış. Óscar Pantoja‘nın yazdığı ve farklı bölümleri üç…
Genel
Diyeceğimi baştan diyeyim: Elif Key’in “Bize İki Çay Söyle…” adlı kitabını mutlaka okuyun. Bitmek bilmeyen bir toplumsal ergenlik halinin her yüzü var sayfalarda. “Ah ne güzel yıllardı o yıllar,” kolaycılığına kaçmadan, şaşkın bir romantizmin şekerli cümlelerine yenik düşmeden yazılmış bir kitap bu. Geçmişi kutsallaştırma, okuru kutsama derdi olmayan satırlarda, kimsenin başını okşamıyor Elif Key. Onun yerine ruhları rendeden geçirmeyi tercih ediyor. Hem de ruh küçücük kalana kadar. Yazarın iyisi, elini rendeye kaptırmaktan korkmayandır ne de olsa… Ama kitapla ilgili bir…
Yıl 1974. İlkokula başladığım gün. Ankara Ballıbaba Sokak’taki evde bütün aile toplanmış durumda. Anneannemle dedem de Bursa’dan kalkıp gelmişler. Dedem, bu özel günde küçük torununu yalnız bırakmak istememiş. Oysa biliyoruz ki, ancak iki baston desteğiyle yürüyebilen dedem, seyahat etmekte zorlanıyor. Sabah erkenden kalkılmış, tıraş olunmuş, takım elbise giyilmiş, köstekli saat takılmış… Sol kolumu dedemin omuzuna atıvermişim poz verirken. En çok o sarılma anını özlüyorum. Bir de hala burnumda dolaşan tıraş kolonyasının kokusunu.
Nobel ödüllü yazar Kenzaburo Oe’nin kendi gerçekliğinden yarattığı müthiş bir başyapıt. Romanın adı “Kişisel Bir Sorun” olmasa ve biz okurlar, yazar Kenzaburo Oe’nin gerçekliğinde de benzer bir hikâye olduğunu bilmesek nasıl bir okuma süreci yaşardık acaba? Okuduklarımızın sadece kurmaca bir metin olmadığı bilgisi, Bird’ün engellerle dolu hikayesi ile aramıza bir “engel” koyar mıydı? Nobel Edebiyat Ödüllü Japon yazar Kenzaburo Oe’nin 1964 tarihli romanı “Kişisel Bir Sorun” bütün bu soruları sordurtmanın yanı sıra, muhteşem bir yolculuk vaat ediyor. Hem roman kahramanı…
Öldüğünde cebinden bir tren bileti çıkmış. Nedendir bilinmez yolculuğunu o biletle değil de arkadaşının arabasıyla yapmayı seçmiş. Belki de kırk altıyı bitirip kırk yedi yaşına bastığı o günlerde, “En saçma ölüm şekli bir araba kazasında ölmektir,” sözünün peşinden gitmek istemiştir. Yayımcısı ve yakın dostu Michel Gallimard’ın kullandığı Facel Vega marka otomobilin bir ağaca çarpmasıyla bitmiş doludizgin bir hayat. 6 Ocak 1960 tarihli France Soir haberi “Yol düz, kuru, ıssızdı. Kader böyleymiş,” başlığıyla vermiş. Dünya Albert Camus’ye böyle veda etmiş. İşte…
Aşağıdakilerden hangisi doğrudur? Ya da doğru değildir?a) Ukalalık, bakmamaktır.b) Ukalalık, bakıp görmemektir.c) Ukalalık, her cümleyle derinleşen bir yaradır.d) Ukalalık, yalnızlıktır.e) Ukalalık, böyle sorular sormaktır.
Ahmet Uluçay’ın anısı önünde saygıyla eğilerek başlayalım. Uluçay, 2009 yılında ayrıldı aramızdan. 2004 tarihli “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” ile sinema tarihinin kişisel ve dokunaklı hikayelerinden birini arkasında bıraktı, gitti. Hepimiz sinema tutkusuyla yanıp kavrulan Recep ve Mehmet’i çok sevdik. Onların derme-çatma projeksiyon makinesi hepimizin çocukluk hayallerini beyazperdeye yansıttı bir anlamda. Sinema büyüsünü bir çocuğun bakış açısından aktaran çoğu filmin hafızamızda derin izleri var. En bilinen örnek de elbette, Giuseppe Tornatore imzalı “Cennet Sineması”. Bu konuda çekilmiş başka filmler de…
Ben Halit Kıvanç’ın TRT’de sunduğu şenlikleri izleyerek büyüyen kuşaktanım. O yıllarda şenliğin uluslararası boyutu Ankara’da yaşanıyordu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen çocuklar bir hafta süreyle evlerde konuk ediliyordu. Mahallenizde bir Macar çocukla futbol oynama ya da parkta yürürken bir Japon kıza rastlama umudunu taşıyabiliyordunuz o hafta boyunca. Çocuklar genelde varlıklı evlere konuk gittiğinden dış dünyadan birilerine dokunabilmek ‘bizler’ için hayaldi. Hafta bittiğinde geriye İtalyanca ‘seni seviyorum’ demeyi öğrenen ya da Hollandalı bir kızla aşk yaşadığını iddia eden ‘havalı öğrenciler’ kalıyordu. 23…
Milan Kundera, uzun bir aradan sonra “Kayıtsızlık Şenliği” ile sevindirdi. Yüz sayfalık bir roman bu. Roman teknikleri konusunda rapor veren bilirkişileri açığa düşürecek kadar yeni ve özgün bir anlatı. Kundera’dan da bu beklenirdi diyenler haklı. Anlatıcının varlığını asla unutturmayan, roman karakterleri ile anlatıcının düşünce derinliği konusunda kalın sınırlar çizmeyen, bir kurmaca metnin içinde ilerliyor olma durumunu hayatın şakası haline getiren bir usta Kundera. Hem de bütün bunları yaparken, yoğunlaşmayı-odaklanmayı müthiş ustalıkla başarıyor. Öyle ki, “ne var şimdi bunda” dedirtecek kadar…
