Yazarlar arada bir “yazmak”la ilgili olmazsa olmazlarını kurallar-kanunlar halinde sıralamayı sever. Hem yazmak isteyenlere öneridir bu listeler hem de kendilerinin yazıya bakışı açısından küçük notlar. Ben de bu notları okumayı özellikle sevenlerdenim. Zadie Smith‘in kanunları daha önce dergilerde yayımlandı. Hatta açıkçası Fil Uçuşu’nda da paylaşmış olabilirim. Paylaşmadıysam ilk olsun, paylaştıysam tekrar için affola. İşte Zadie Smith’in on maddelik listesi: 1. Henüz çocukken çok kitap okuyun. Okumaya yaptığınız diğer şeylerden daha fazla zaman ayırın. 2. Büyüdüğünüz zamansa kendi yazdıklarınızı bir…
Genel
İnternet üstünde çokça dizi film ve sinema filmi izlenebilen site olduğu bilinen bir gerçek. Biri kapansa ya da kapatılsa bir diğeri devreye giriyor. Türkiye’de ulusal kanallarda, dijital platformlarda yayınlanmayan çoğu diziyi meraklıları bu sitelerden sezonlar boyu takip ediyor. Altyazılı olarak izlenebilen dizilerde siteler hem zamana karşı, hem birbirleriyle yarışıyor. Ama iş bu kadarla da kalmıyor. Daha yeni vizyon görmüş, hatta vizyon görmemiş kimi diziler Türkçe seslendirilmiş olarak bu sitelerde yerlerini alıyorlar.Yanlış anlaşılmasın; sinemaya Türkçe olarak girmemiş, DVD için seslendirilmiş filmlerden…
Yayıncıların dilinden konuşacak olursan “teliften düşmüş” kitapların aynı zamanda okurun kafasını karıştıran kitaplar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. O meşhur klasikler iyi-kötü çevirilerle, özenli-özensiz baskılarla birçok sayıda yayınevi tarafından basılır, okurun karşısına getirilir. Sonuçta olan okura olur. Kafalar karışır. Çevirisiyle, redaksiyonuyla, baskısıyla ve daha pekçok özelliğiyle alkışı hakeden yayınevlerine lafımız yok. Ama tam bu noktada okurlara bir öneri; sadece kitabın adıyla, yazarıyla ilgilenmeyin; yayınevine, çevirmenine, editörüne mutlaka bakın. İyi okur olmanın bir adımı da, iyi kitaba doğru kaynaktan ulaşmayı öğrenmek. Şimdi gelelim…
Alessandro Baricco sevdiğim bir yazardır. Tanışmam sinema sayesinde olmuştu. Tim Roth’un nefis oyunculuğuyla Bindokuzyüz‘ü izlediğimde yazarın hayal dünyasına da hayran olmuştum. Bu filme esin kaynağı olan kitabı okumamla bu hayranlık daha da güçlenmişti. Çünkü sadece hayal dünyasının çekiciliğinden ibaret yazarlardan değildi Alessandro Baricco. Dili ve kurguyu maharetle kullanan, ekonomik bir anlatının içinde akılda kalıcı sahneler yaratamayı başaran bir ustaydı. Baricco’nun son romanı Mr.Gwyn uzun süre elimde dolaştı durdu. Nedendir bilmem, iki üç bölüm okuduktan sonra duruyor, yeniden dönebilmek için baştan…
Garry Small ve Gigi Vorgan’ın birlikte kaleme aldığı kitap, doktor Small’un mesleki hayatının kronolojik bir akışı biçiminde ilerliyor “Karısını Şapka Sanan Adam” 1996 yılında Türkçe olarak yayımlandığında büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. Elbette Oliver Sacks’ın kitabı, alanının ilk popüler kitabı değildi ama büyük kitapçılarda yeni bir reyon açılmasına neden olacak kadar dikkat çekici bir hareket getirdiği de ortadaydı. Peki ne olmuştu da herkes nöroloji ile bu kadar yakından ilgilenmeye başlamıştı? Oliver Sacks’ın, nöroloji pratiğinin içinden gelen hikayeleri, neden bu kadar çekici…
Kitabın arka kapağındaki fotoğrafına bakıyorum uzun uzun. Kucağındaki kedi, kediseverlerin o çok iyi bildiği hareketle yarı teslim olmuş yarı kaçmak ister bir halde. Sağ omzuyla kedinin başını objektife yönlendirmeye çalışmış Hür Yumer. Sanki başıyla da yön vermek istemiş; gözleri son anda muzipçe yakalamış fotoğraf makinesini. Çenesindeki çukur yukarı kıvrılmış, bir iki saniye içinde gülümsemesinin kahkahaya döneceği kesin. Belki de bir söz çıkacak ağzından, muhtemel ki “Bak, bak, şuraya bak,” diyecek kucağındaki kediye. Kedinin adı ne acaba? Fotoğraf altındaki ilk cümleye…
Bir kitabı okumadan tavsiye edeceğim şimdi. Yazarının adını söylediğimde, özellikle bir kuşağın neden böyle yaptığımı anlayacağını düşünüyorum: Engin Ergönültaş. Ankara yıllarımda, dostum Levent Gönenç ile mizahın muhalefetiyle adım adım ilerlemeye çalıştığımız o yıllarda, Engin Ergönültaş adı bizim için tanığı olamayacağımız dünyalara açılan bir pencereydi. Şehrin korunaklı alanındaki yaşamlarımızın kapalı ve kırılgan haliyle yüzleşebilmemiz için bir pusulaydı onun çizdikleri. Levent Cantek “Türkiye’de Çizgi Roman” adlı kapsamlı ve önemli kitabında çerçeveyi daha iyi çiziyor: “Ergönültaş, ezilmiş insanların, marjinallerin argoyu, cinselliği, şiddeti kullanışlarını…
Karşıdaki Adam: Neden öyle bakıyorsun? Emma Peel: … Karşıdaki Adam: Yapma lütfen, rahatsız oluyorum. Dik dik bakma! Emma Peel: Bakışlarımdan değil bakabiliyor olmamdan rahatsız oluyorsun sen. Sana bakılabiliyor olmasına bile tahammülün yok. Karşıdaki Adam: Saçmalama! Varsa bir söyleyeceğin söyle, yoksa çekip gidiyorum. Emma Peel: Gidemezsin. Buna cesaretin yok. Tek başına bir hiçsin çünkü, bunu ikimiz de biliyoruz. Şimdi otur oturduğun yerde. Ben bakacağım sen de o bitmeyen tedirginlikle yaşamaya devam edeceksin.
Aşağıda okuyacağınız yazı “Lanterno Magico” isimli sinema fanzininin 2005 yılının Kasım ayında yayımlanan ve seksenleri mercek altına alan altıncı sayısında yer almıştır. Eylül rüzgarıyla bilinmeze savrulmaya başladığımız yıllardı. İşin garibi bütün o bilinmezliğin önünün/ardının güzel olduğu, olacağı söylendi bize. Baştan biliyorduk öyle olmadığını, olmadı da zaten. Kendimize bir araç yapıp geleceğe yolculuk etmek belki bizi kurtarırdı; geleceğe gitmek isterken geçmişe düşmek bile iyiydi açıkçası; umutsuzluktan iyidir her şey. DeLorean bulamayacağımıza göre Murat 131’den bir araç yapabilir, akı kapasitörünü yapmasak da…
Oscar gecesini bir de kendi cephemizden anlatmak isterim. Gecenin Türkiye’deki canlı yayınını gerçekleştiren NTV ve benim de içinde bulunduğum Oscar sunum kadrosunun cephesinden. Bu kadronun temel taşları Tuğrul Eryılmaz ve Mehmet Açar’dan oluşuyor. Bir de kırmızı halı bölümünü yorumlamak için aramıza katılan modacılar var. (Bu yıl Zeynep Yapar ve Arzu Kaprol ile birlikte olacağız.) Ama gecenin asıl sahibi, asıl yorumcuları izleyiciler. İzleyicinin gerilimi daha kırmızı halı bölümünde başlar; gördüğü her kıyafetle ilgili bilgileri hemen ister. En ufak bir yanlış bilgide,…
