Paris, 6 Temmuz 1923. Mathurins Sokağı 40 numaradaki Théâtre Michel. Bir akımın sonlandığı, son Dadaist gösterinin gerçekleşeceği, Dadaistler ve gelecekteki gerçeküstücülerin kopuşunun yaşanacağı “Le Cœur à barbe” gecesi. Başrollerden biri, 1918 Dada Manifestosu’nda “Tüm düzenlere karşıyım, en kabul edilebilir düzen, ilke olarak hiçbir düzene sahip olmamaktır,” diyen Tristan Tzara’nın. Polis baskınıyla sonuçlanacak yumruk yumruğa kavganın diğer aktörleri Paul Eluard, Robert Desnos, Andre Breton, Benjamin Péret. Localardan birinde aynı gece ilk filmi (Retour á la Raison – Akla Dönüş) gösterilecek olan…
Genel
Girişi tekrar edeyim. O zamanlar yazı başlığı Poli-Siyah Aşklar olan metinlerin yazarı Kerim İnal kimdir?Kerim İnal, 1998-1999 yılları arasında kısa süreliğine altzine’de boy göstermiş bir yazar. Aslında benim polisiye ve parodi merakımın bir sonucu. Bu iki yıllık maceradan sonra sessizce kayboldu ortadan. Yıllar sonra, 2007 tarihli KARBON KOPYA adlı kitabımda “Becerikli Bay Kerim İnal” öyküsünde tekrar çıktı ortaya. Hepsi bu. Geçenlerde arşiv dosyalarının içinde Kerim İnal’ın, altzine’de yayımlanmış birkaç metnini buldum ve Fil Uçuşu’na koymaya karar verdim. İşte, noktasına virgülüne…
Ülkemizde müstehcenlik bahane edilerek kültür yaşamına hukuk dışı müdahaleler devam ediyor. Nisan ayında William S. Burroughs’un Yumuşak Makine adlı romanının yayıncısı ve çevirmeni aleyhinde açılan davanın şoku devam ederken, İstanbul Basın Savcılığının geçtiğimiz hafta, Funda Uncu tarafından çevrilen ve Ayrıntı yayınları tarafından yayımlanan Chuck Palahniuk’un”Ölüm Pornosu” adlı kitabı hakkında müstehcen öğeler içerdiği bahanesiyle yeni bir soruşturma başlattığını ve daha önceki örneklerde görüldüğü gibi, kitabın incelenmek üzere bilirkişi olarak seçilen Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’na gönderilerek bir rapor alındığını öğrenmiş…
Kerim İnal, 1998-1999 yılları arasında kısa süreliğine altzine’de boy göstermiş bir yazar. Aslında benim polisiye ve parodi merakımın bir sonucu. Bu iki yıllık maceradan sonra sessizce kayboldu ortadan. Yıllar sonra, 2007 tarihli KARBON KOPYA adlı kitabımda “Becerikli Bay Kerim İnal” öyküsünde tekrar çıktı ortaya. Hepsi bu. Geçenlerde arşiv dosyalarının içinde Kerim İnal’ın, altzine’de yayımlanmış birkaç metnini buldum ve Fil Uçuşu’na koymaya karar verdim. İşte, noktasına virgülüne dokunmadan, yıllar önceki haliyle “Bir Kerim İnal Polisiyesi”. Sinek Kaydı Tülay’ın en sevdiği şey,…
• Kimi zaman böyle oluyor işte, günden geriye ne kaldığını yazamıyorum bir türlü. Yazıların, dosyaların, notların arasında kayboluyorum. Bulmakta zorlanıyorum. • Cannes notlarına eklemem gereken bir şey daha var. Dönüş yolunda burnum akmaya, boğazım yanmaya başladı. Döneli on günden fazla oldu, bir değişiklik yok. Burnum akıyor, silmekten yara oldu. • 25 Mayıs akşamı “Geleceğin Sineması” ödül töreni vardı. İyi bir jüri toplantısı geçirdik. Bir-iki film dışında fazla tartışma yaşanmadı. Benim ilgimi çeken nokta, çoğu 20’li yaşlarında olan (90’larda doğmuş) katılımcıların…
Cannes dönüşü izlenim notlarımı uçakta yazdım, Milliyet Sanat baskıya girmek üzereydi ve rötar yüzünden meydana gelen bir günlük gecikme, yazı teslimi için de sarkma anlamına geliyordu. Neyse ki, uçuş süresi yazının tamamlanması için yeterliydi. (Cannes ve Bir Zamanlar Anadolu’da ile ilgili notlarımı, Milliyet Sanat’taki Noktalı Virgül köşesi için yazıp, Yasemin Bay’a gönderdim. Haziran sayısında olacak. Hem de hoş bir tesadüfle; Cannes’a birlikte gittiğim dostum Emrah Kolukısa da, ‘Devamlılık Hatası’ adlı blogunda, benimle aynı başlığı kullanmış: Bir Zamanlar Cannes’da.) Cannes ve…
İnsan doğasının en derin kuyularından yankılanan bir sesle sorar, annesinin ölümünden babasını sorumlu tutan Christian: “Büyükler öldüklerinde çocuk gibi görünürler. Peki ya çocuklar öldüğünde?” Susanne Bier’in, “Yabancı Dilde En İyi Film” kategorisinde hem Oscar’ı hem de Altın Küre’yi alan Hævnen (In A Better World) adlı çalışmasından bir soru. Savaşın, şiddetin ve masumiyetin bütün veçheleriyle sorgulanacağı nice sorudan sadece biri. Müthiş bir tempo, benzersiz görüntüler, filme tam anlamıyla hizmet eden bir kamera kullanımı ve izleyenin içine işleyen bir müzik. Ve ölümle…
Ertesi sabah konuşacağım seninle. Bütün o düşünceler el yazımdan bir heykele dönüştükten sonra. Şehrin kambur duruşuna aykırı bir gölge, görmezlikten gelinemeyecek kadar güçlü bir iz. Bir his. Kalabalık bir caddede sağa sola çarparak başladığı geceyi, koyu bir mezarlığın mermer kokan tenhalığında midesi bulanarak noktalayan, kulağı plastikli bir köpek gibi yeniden okuyacağım bildiğim bütün kitapları. Sen, şehrin kahramanlıklarla dolu tarihini düşünürken, ben o kahramanlıkların harflerin farklı dizilişinden başka bir şey olmadığını fısıldayacağım içi geçmiş bir ağaca. Bak, hâlâ fısıldamaktan söz ediyorum,…
Açıkçası önceden haberim bile olmamıştı; dostum Vito sağ olsun, önerdi de Neil Jordan imzalı Breakfast on Pluto‘yu izleyebildim. Jordan, Crying Game zamanından beri dikkat ettiğim yönetmenlerdendir. Hemen sonrasında çektiği Interview With The Vampire‘ı ve The Butcher Boy‘u da unutmamalı. Bir yıldızlar konukluğuyla şenlenen ve Cillian Murphy‘nin omuzlarında taşıdığı Breakfast on Pluto ile ilgili bir not: Tam da o bombalı saldırı öncesinde, cepheden dönen bir İngiliz kur yapar Saint Kitten’a. Bir bakışından, küçücük bir bakışından anlarız ki, İngiliz, Kitten’ın İrlandalı aksanını…
“Leonardo da Vinci’nin çizimi bir yere varamaz, çünkü ne Padişah’ı düşünüyor ne şehri ne de kaleyi. Michelangelo içgüdüsel olarak kendisinin daha ileri gideceğini, başaracağını biliyor, çünkü o İstanbul’u gördü, çünkü kendisinden istenen eserin baş döndürücü bir geçiş köprüsü değil, bir şehrin, imparatorlar ve sultanlar şehrinin çimentosu olduğunu anladı. Askerî bir köprü, ticari bir köprü, dinî bir köprü. Politik bir köprü. Şehrin bir parçası.” Mathias Ėnard’ın “Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara” isimli romanının baş karakteri, henüz 26 yaşında yaptığı Davud…
