Alıntıları seviyoruz. Düşünceyi kısa yoldan, hem de kabul görmüş bir ismin üstünden aktarmanın yolu. Üstelik gizli bir böbürlenme de var alıntı yapanda; neler okuyorum, neler biliyorum babında. Çoğu zaman alıntıyı nasıl bir bütünden kopardığımızdan bile haberimiz olmuyor. Bir başkasının alıntıladığı cümleye köprü oluyoruz, biz de bir başkasına yolluyoruz. Böyle böyle çoğalıyor, bazen de yolda bozuluyor. Alıntılar aktarmak, yetişkinler için kulaktan kulağa oyunu bir çeşit. Oysa bütüne hakim olsak belki farklı bir anlam içine yerleşecek cümle. Ne fark eder? Biz aktaralım,…
Anı
Aşağıda okuyacağınız yazı “Lanterno Magico” isimli sinema fanzininin 2005 yılının Kasım ayında yayımlanan ve seksenleri mercek altına alan altıncı sayısında yer almıştır. Eylül rüzgarıyla bilinmeze savrulmaya başladığımız yıllardı. İşin garibi bütün o bilinmezliğin önünün/ardının güzel olduğu, olacağı söylendi bize. Baştan biliyorduk öyle olmadığını, olmadı da zaten. Kendimize bir araç yapıp geleceğe yolculuk etmek belki bizi kurtarırdı; geleceğe gitmek isterken geçmişe düşmek bile iyiydi açıkçası; umutsuzluktan iyidir her şey. DeLorean bulamayacağımıza göre Murat 131’den bir araç yapabilir, akı kapasitörünü yapmasak da…
Teklif Metin Celâl‘den geldi. Özgür Edebiyat dergisinin “Yazarın Masası” köşesi için benimle bir söyleşi yapmak istediklerini söyledi telefonda. Söyleşiyi 5 Temmuz 2012‘de gerçekleştirdik. Saat 10’da sohbet edeceğimiz tiyatro mekanına doğru giderken yolda Adnan Özer‘le karşılaştım. Merdivenleri beraber çıktık. Atilla Birkiye çoktan gelmiş, taze çekilmiş kahveyi makineye koymuştu. Kayıt cihazını ne ara açtılar, sohbet söyleşiye ne ara dönüştü farkında değilim açıkçası. Sonunda ortaya benimle yapılmış en uzun söyleşilerden biri çıktı. Özgür Edebiyat’ın Eylül-Ekim 2012 tarihli 35inci sayısında yayımlanalı aylar oluyor, kişisel…
…bir aynadan bakar her birini aynı içtenlikle giydiği onlarca karakterden geçmiş yüzüne, o muhteşem duruşuyla… ve o esnada başka bir yerdedir artık Macide Tanır da… Macide Tanır (1922 – 2013) Ankara Radyosu’nda, temsil kayıtları yaptığımız günler. Macide Hanım, her repliğin önünde arkasında düzeltiyor beni. Tonlamadan nefes almaya, mikrofon önü duruşundan hayat duruşuna kadar. Tane tane anlatıyor ne yapmam, ne yapmamam gerektiğini. Derslerimin ne durumda olduğunu soruyor her gördüğünde; okul öncelikli olmak zorunda. Hatta stüdyoya girmeden ne yediğimi bile soruyor; çok yediysem…
Yılı bitiren yazılara inanmam. Yıl sonu değerlendirmeleri zorlama gelir. İki liste arasında kaldım mı cereyan yapar, sırtım başım tutulur. Gereksiz samimiyetler, suyunun suyu vampir filmi izlemişim etkisi yaratır. Kibire, kibritle yürüyesim var. Tek kaşı kalkmış kişinin, kafasına kravat bağlayıp kemerine rakı kadehi sıkıştıran adamdan pek farkı yok gözümde. Metroyu hep kılpayı kaçırdım. Sonraki tren ne zaman gelir bilemem? Gelmezse gelmesin, yürümeyi severim zaten. Ekmeği yemeğin suyuna banmadıktan, şamandıra yapmadıktan sonra ne anlamı var sofrada oturmanın? Ekmek bulana ne mutlu. Ne…
Aynı dönemde “Pal Sokağı Çocukları”nı birden fazla kez anmam tuhaf. Öyle oluyor bazen, çocukluk çağırıyor. Gerçi aynı durum “Günlerin Köpüğü” için de geçerli; demek ki gençlik de çağırıyor. Çağırıyorlar çağırmasına da bu yaşımdan bir yere gideceğim yok. Ne düne ne yarına. O an nefes alıp veriyorum, hepsi bu. Gazeteci arkadaşım Elif Tanrıyar sormuştu bir süre önce, “Hayat yolculuğunda yanında olan kitaplardan birkaçını söylesene”, demişti. İki satırlık bilgiler eşliğinde bir liste yolladım, bazı kitaplarda kesişme yaşadığımızı söyledi. “Hangi kitaplar?” demedim. Sizin…
Günün birinde “Çocukluk yıllarında okuyup da unutamadığın kitap hangisiydi?” diye soracaklar. Büyük insanlar olacak bunu soranlar; bıyığıbeyaza çalmış adamlar, sesleri sigaradan kırçıllaşmış kadınlar. Şu anda elinin altındaki kitabın adını vereceksin onlara. Tam o anda yoldaşını ihbar etmiş,oyun oynadığınız arsadan bir avuç toprağı karşı çeteye vermiş olacaksın. O özgürlüğün bir anını bile satmamak için ettiğin yemin yankılanacak zihninde. Bu kitabı, ikiyüzlü yetişkinlerin kirli dünyasında kurban taşına yatırdığın için kendiden nefret edeceksin. Onlar ne anlar ruhunu satmadan yaşamanın değerini? Onlar ne anlar…
* Neredeyse bir aydır yazmamışım Fil Uçuşu’na. Bir ara “Yazarımız yıllık izninin bir bölümünü kullandığı için yazılarına kısa süreliğine ara vermiştir” yazmayı düşündüm. Sonra konuyu sulandırmamaya karar verdim. Yine de günün birinde kullanabilirim bu cümleyi. Eski bir öğrencimden gelen mesaj, kaç gündür bir şey yazmadığımı kontrol etmeme neden oldu. Açıkçası blog sayfasını açmıyordum bile. Öğrencim bu tatil süreciyle ilgili memnuniyetsizliğini “Ben alacağımı alıyordum Fil Uçuşu’ndan,” diye dile getirmiş. (Aslında bu mesajdan kısa bir süre önce de Emma Peel’in özlendiğini…
Milliyet Sanat Dergisi kırk yılı geride bıraktı. Bir süredir dergide “Noktalı Virgül” adını verdiğim köşede yazıyorum. Aşağıdaki yazıyı da, bu köşede, derginin kırkıncı doğum günü için yazdım. Şimdiki gibi mantar panoların satılmadığı o yıllarda, çalışma masasının karşısına köpük bir plaka asardık. Sıkıştırılmış köpüklerin raptiyelerle, iğnelerle delindikçe dağılıp dökülmeye başlamasına aldırmadan, hayatın izlerini sabitlerdik görüş alanımıza. Benimkinin sağ üst köşesinde bir kartpostal vardı; başımı her kaldırdığımda Marilyn Monroe oradan bana gülümserdi. Sol köşede Can Yücel’den bir şiir, hemen yanında haftalık ders…
Söyleşi: Kübra Ceviz – Ersin Embel (Gazete Solfasol, Eylül 2011) Bu söyleşi Ankara’da yayımlanan Solfasol isimli bir amatör gazeteden geliyor. Söyleşiyi yapanlar Kübra Ceviz ve Ersin Embel. Sağ olsunlar ricamı kırmadılar ve söyleşiyi Fil Uçuşu’nda paylaşmama izin verdiler. Peki neden bu söyleşiyi Fil Uçuşu’na koymak istedim. Yolu Ankara’dan geçip de Süleyman Bağcıoğlu’nu bir kez dinlemiş herkes anlayacaktır beni. Bu coğrafyanın en değerli gitaristlerinden birinden söz ediyoruz. Çok dinlemişliğim vardır. Sadece dinlemek de değil; birlikte büyülü-buğulu geceler geçirmişizdir. Ankara’dan İstanbul’a savrulduğum…
