Lümpen Roman, Roberto Bolano‘nun ölmeden önce yayımlanan son romanı. Onun bize vedası bir anlamda. Kısa ama vurucu bir veda. Peki bu romanı vurucu kılan ne? Bolano’nun sakin ve cesur dilinden ötede duran bir nokta var. Kitabın anlatıcısı ve diğer karakterleriyle, okurun arasındaki duygusal makasın kapanmasına izin vermeyen soğukkanlı üslup. İsimsiz ve geçmişsiz karakterlerin, bugünsüz ve yarınsız sürüklenişlerine an be an ortak olmamızı sağlıyor. Ama bir adım ötesine geçirmiyor okurunu. Kitabın isimli ve geçmişli tek karakteriyse, ana karakterimizin kilidinin açılmasını sağlayan…
Genel
a) Kibir, korkağın kahvaltısıdır. b) Kibir, cahilin öğlen yemeğidir. c) Kibir, zalimin akşam sofrasıdır. d) Kibir, kıskancın mezesidir. e) Kibir, aynadır.
“Sepetin dibinde unutulmuş bir patates gibiyim. Çürüyorum.” Zeynep Kaçar‘ı uzun yıllar öncesinden tanırım. Doksanlı yılların ortalarıydı. Kolektif bir üretimin içinde tanıştık. Boş sohbetlerin, zaman öldüren kahkahaların, popüler evren kurallarının işlediği bir ortam. İkimiz de gençtik. Para kazanmak için elimizden geleni yapıyorduk. O ortama uyum sağlayamayan “sakil” duruşumuzdan tanıdık birbirimizi. Bilen bilir; yabancı yabancıyı bakışından tanır. Hiçbir zaman çok samimi olmadık. Zaten öyle ortamlar gerçek samimiyetlere izin vermez. Bizim de bunun için fazladan güç harcayacak isteğimiz yokmuş demek ki. En azından…
Pentagram 30 yaşında… Aslında otuzunu çoktan geride bıraktı. Doğum gününde Akustik adındaki özel bir albümle geldi grup. Cümbür cemaat çalıp söyledikleri, dinleyene kişisel tarihini de fısıldayan bir proje albüm bu. Benim tarihimde Moda’daki “olaylı” konserle başlayan yolculuk, bu albüm öncesinde Motto Müzik’teki Noktalı Virgül programım için yaptığım sohbete kadar uzuyor. Neler neler yaşanmadı ki bu süreçte. Lafı uzatmadan Noktalı Virgül – Pentagram bölümünün linkini şuraya ekleyivereyim. İzlemek isterseniz bir tık uzağınızda… Bu yazıda Pentagram güzellemesi yapmayacağım. Ama onu da bir…
Yayıncılık dünyası hala Sabahattin Ali-Kürk Mantolu Madonna konusuna, satış rakamları üzerinden şaşırmaya devam ediyor. Elbette sevindirici şaşkınlıklar bunlar. Çünkü Kürk Mantolu Madonna hala çok satanlar listesinde. Hatta İçimizdeki Şeytan da yeni baskılar yapmaya başladı. Benzer bir durum Can Yayınları tarafından yayınlanan bütün George Orwell kitapları için de geçerli. 1984 ve Hayvan Çiftliği elbette açık ara önde gidiyor ama diğer Orwell kitapları da oldukça iyi satıyor. Marquez, Camus, Kafka, Steinbeck ve başka isimler de var bu listeye eklenebilecek. Peki nedir bu…
Haberi Diken’de okudum. Filmmor’un twitter hesabını takip etseydim, daha erken haberim olacaktı. Yeri gelmişken paylaşayım adresi, hiç değilse siz geç kalmayın. @Filmmor_ Başlık şöyleydi: Kadınlar Vikipedi’ye el atıyor. İçeriği diken.com.tr aracılığıyla aktarıyorum: Mesele şu: Mimar ve editör Yağmur Yıldırım tarafından düzenlenecek bir günlük ‘düzenleme maratonu’nda, yazarlarının yüzde 10’undan azının kadın olduğu Vikipedi’ye madde girişi ve düzeltmesi yapılacak. Etkinlikle hem Vikipedi’deki kadın içeriğinin artırılarak cinsiyet eşitsizliğinin dengelenmesi, hem de konu üzerine gündem oluşturulması amaçlanıyor. Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı’nın Fener’de yer alan tarihi binasında…
Hepimiz birilerinin oğluyuz. Seçemediğimiz babaların hikayesini devam ettiriyoruz bazen. Kimi zaman da hikayemizin akış yönünü değiştirmek istiyor ama bir türlü barajı nereye kuracağımızı bilemiyoruz. Hayat hakkında yazmak isterken, kendimizi ölümü yazarken buluyoruz. Her bir karesi incelikle düşünülmüş olan Güngezgini yaşama dair zihin açıcı bir kitap. Doğumla ölüm arasındaki varoluş savaşımızı ilmik ilmik işleyen bir Güney Amerika kilimi gibi. Albert Camus, bu cildi eline alsaydı bir çırpıda okurdu. Güngezgini‘nin arka kapağı için yazdığım cümleler bunlar. Sevin Okyay yazmış önsözü. Bence bir…
1875’de bir hancının oğlu olarak Viyana’da dünyaya gelen Ernst Bellmer, kitapları çok seviyordu. Eline geçen her şeyi büyük bir hevesle, hatta hırsla okuyordu. 18 yaşına geldiğinde kendisi de yazmaya karar verdi. Birkaç yıl içinde en az 50 hikaye ve bir roman yazdı. Her şeyi yazıya dökme hastalığına, yani ‘grafomani’ hastalığına yakalanmıştı. Ama onu sona götüren bu hastalık değil, daha da bibliophagy oldu; Bellmer bir kitap kurdu idi, yani kitapları yiyordu. Ona göre kelimeler kağıda döküldükten sonra mideye indirilmediği sürece tamamlanmış…
Berlin’e akın var bu aralar. Daha dün akşam bir sohbette kulak misafiri oldum; falancalar da Berlin yolcusuymuş. Eski bir Berlinsever olarak, bu hikayeleri her duyduğumda aklıma Kreuzberg’deki taksi şoförü geliyor. Beş ya da altı yıl önceydi. “Küçük İstanbul” olarak bilinen semtte sohbet ediyorduk. Aydın’dan İstanbul’a oradan da Berlin’e göçmüş. Uzun hikayesini güzel anlatıyordu. Aşk, parasızlık, evlilik, kaçak işçilik, ırkçılıkla mücadele… Ve çok daha fazlası. “Bir heyecanla gelir fiyatları yükseltip giderler abi,” demişti. “Geçen ay İstanbul’daydım. Cihangir’e ne yaptılarsa, aynını Karaköy’e…
Satıcı, bir sarsıntıyla başlar. Yandaki arsa kazılırken, Emad ile Rana’nın oturduğu apartman temelinden sarsılır. Film boyunca etkisi ve varlığı devam edecek bir sarsıntıdır bu. Apartmanın acilen boşaltılması gerekir. Komşular panik içindedir. Rana kaygılıdır. Emad, elinden geldiğince komşulara yardım etmeye çalışır. Rana’yı yalnız bırakma uğruna, komşusunun yatalak oğlunu binadan çıkarabilmek için sırtına alır. Vicdanlı bir insandır Emad. Bütün film boyunca hesaplaşacağı vicdanını, filmin ilk sahnelerinde sırtında taşımaya başlar böylece. Asghar Farhadi imzalı Satıcı (Forushande / The Salesman), seyircisinden de vicdanıyla yüzleşmesini…
