Stanislaw Lem’in zeka dolu kitabı ‘Mükemmel Boşluk’ varolmayan kitaplar üstüne yazılmış eleştiri yazılarından oluşur. Bir yanıyla sert, bir yanıyla alaycı bir kitaptır. Redd, altıncı stüdyo albümlerinin adını biraz dünyanın halinden, biraz da bu kitaptan alıyor. Tıpkı albümün adında olduğu gibi, söz-müzik ilişkisinde de bir ‘ters köşe’ durumu var. Karanlık, depresif, hesaplaşan sözler ve dinleyenin kıpır kıpır olmasını sağlayan bir müzik. Dinlerken gözünüzün önüne bir pagan ayini gelebilir. Dünyaya bakış açıları ne olursa olsun, ateşin çevresinde toplanmayı başaran insanlar. Kötü duyguları,…
Genel
Kalben, Noktalı Virgül’e konuk oldu. İyi bir sohbetçi, kafalarımız da uydu. Çenemiz düştü. Ankara yıllarından Unkapanı deneyimine, hayatın akışından dinleyicileriyle ilişkilerine birçok konuda konuştuk. Hümeyra ile yaşadığı bir anısını da anlattı. “Ben seni dinlerken Hümeyra şarkılarını ve tavrını da görüyorum biraz,” dediğim anda gözleri ışıldadı Kalben’in. Meğer tanışmışlar. “Hümeyra o kadar güzel bir insan ki… Bir konserime geldi. Önce sahneden laf atıştık, sonra geldi öptü beni. Hep müzik yapmaya devam et dedi, çok beğendiğini söyledi. Ama gitarını değiştir, dedi. O…
İpekli Mendil adını verdiğim kitabı nasıl oluşturduğumuzu, neden böyle bir kitap yapma isteğine kapıldığımı anlatmıştım daha önce. Merak edenler, kitabın önsözünü okuyarak da öğrenebilir. (Aman yanlış anlamayın, kitabı almak zorunda değilsiniz, bir kitapçıda ayaküstü okunabilecek kısalıkta bir önsöz.) İpekli Mendil, baskı aşamasına geldiği günlerde, böyle bir projenin ne şekilde kitap sayfalarından çıkıp yaşamaya başlayacağını düşünüyordum. Evet, öğrencilerimle kafa kafaya verip bir çeşit öykü sözlüğü yazmıştık. Edebiyatımızın öykü yollarına ışık düşürmeye çalışmıştık ama sonuçta kitap “sabit” duracaktı. Yıllar içinde baskılar yapması…
Bugün geç saatte öğrendim; Cruyff ölmüş. Hani şu “Sarı Fare” vardır ya, işte o. Hani Barcelona’ya sevgime, her daim Portakallar yensin isteğime neden olan, adıyla anılan dönüşlü çalıma bakmaya doyamadığım, antrenman sevmezliğinden sigara tiryakiliğine türlü efsanesini defterime not ettiğim adam. Bildiğiniz Johan Cruyff. Futbolu seviyorum dediğimde burun kıvıranlara, dersini veren ağabeylerimden biriydi o. En kibirli futbol düşmanının bile kayıtsız kalamayacağı hikayelerin kahramanlarından biriydi. Ölmüş dediler. Cruyff ölmez ki. Bilmiyorlar.
Halk Plajı’nı bir sahaf ziyareti sırasında almıştım. Çağlayan Yayınevi’nin Şubat 1954 tarihli baskısının kapağı ilgimi çekmişti öncelikle. Bu kapakların ayrı bir hikayesi var, uzun uzun araştırıp yazmak lazım. Halk Plajı’nın kapak resminde arka planda bungalov tarzı bir plaj binası var; belli ki plajın büfesi. İçinde bir adam, önünde kasketli bir adamla bir kadın, çömelmiş şortlu biri ve şezlongda güneş banyosu yapan bir beyefendi. Ama kapak resminde ilk gözümüze çarpan bunlar değil elbette. Ayak bileklerine kadar denizin içinde duran hafif balıketi,…
“Siyasetçiler, sanatçıların arkasında oturmayı öğrendiğinde daha iyi bir ülke olacağız.” Ankara Çankaya Belediye Başkanı Alper Taşdelen söyledi bu sözleri. 6. Sadri Alışık Anadolu Tiyatro Oyuncu Ödülleri törenindeki kısa konuşmasından akılda kalıcı bir cümleydi bu. Taşdelen, yılların usta oyuncusu Gülgün Kutlu’ya Onur Ödülü vermek için sahneye geldi. Ödülü vermeden önce törenlerin o çok bildik siyasetçi konuşmalarından birini yapmadı. Onur Ödülü vereceği Gülgün Kutlu’yu ve törene onu alkışlamak için gelenleri bekletmedi. Gülgün Kutlu’nun duygu yüklü konuşmasından sonra biraz da zorla mikrofon başına…
Akşamüstü saatlerinde bilgisayar başında, yarın Radikal’de yayınlanacak yazımı yazıyordum. Bilen biliyor, Çarşamba günleri yayınlanıyor yazım. Yayınlanıyordu. Eskilerin deyimiyle bir köşem vardı Radikal’de. İnternet gazeteciliğinde, yazım ‘güncelleniyor’ demek gerekiyor sanırım. Gerekiyordu. Tam yazının ortalarındayken bir mesaj geldi: Radikal kapandı. Bu kadar kısa ve net: Radikal kapandı. Gazeteden arkadaşları aradım, eşe dosta telefon ettim, sosyal medyanın altını üstüne getirdim. Haber doğruydu. Kağıttan dijitale geçen Radikal, oradaki yolculuğunu da tamamlamıştı. Basılıdan dijitale geçerken “Bize ayrılan kağıdın sonuna geldik” manşetini atmıştı gazete. Artık bize…
İKSV, vefatına kadar vakfın danışma kurulu üyesi olan Halman’ı anmak ve adını yaşatmak için belki de ilk kez edebiyat alanında bir adım attı. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün ilki dün akşam Martı Otel’de düzenlenen törenle Siren İdemen’in oldu. İdemen, George Perec’in Metis Yayınları’ndan çıkan “Karanlık Dükkân – 124 Rüya” kitabının çevirisiyle ödüle değer bulundu. Törenden önce Siren İdemen’le hem ödülü hem de çeviri dünyasının ruh halini konuştuk. Kutlayarak başlamak isterim. Talat Sait Halman Çeviri Ödülü’nün ilk sahibi oldunuz. Tebrik ederim….
1977. On bir yaşındayım. Daha o yaşta seslendirmede beş-altı yılı geride bırakmış durumdayım. Okul çıkışı zamanlarım, TRT’nin Kavaklıdere’deki binasının zemin katında geçiyor. Hafta sonları da Radyoevi’nde… Ortada tek kanal ve sınırlı saatte yayın olunca seslendirilecek film sayısı da ona göre tabii. Eh, o kadar az filmde, yaşıma-sesime uygun bir rolün bana düşme olasılığı daha da az. Hele bir de başrol… Kim kaybetmiş de ben bulayım? Bir gün “aile tipi bir kovboy filminde” başrolü kapıyorum. Ahlaklı ailesine Vahşi Batı’da bir gelecek…
George Orwell, Balinanın Karnında (Inside The Whale) denemesini 11 Mart 1940’ta yazmış. Yani otuz yedi yaşında. Denemesinin merkezine aldığı kitap da Henry Miller’ın Yengeç Dönencesi. Miller’ın bu kitabı kırk üç yaşında, türlü başarısız girişimden sonra ancak sevgilisi Anais Nin’in desteğiyle yayınlatabildiğini biliyoruz. Balinanın Karnında’yı ilginç kılan noktalardan biri bu iki yazarı, Orwell ve Miller’ı buluşturması. İngiliz yazarın Yengeç Dönencesi’nin anlatılma yöntemi ve dünyasından yola çıkarak yaşadığı çağın edebiyatıyla hesaplaşmasında ilginç olan şu: Miller’ın ilk romanının otobiyografik vurgularından dem vuran Orwell’in…
