Karşıdaki Adam: Ne o, pipo mu içiyorsun? Emma Peel: Hayır. Küçük bir düdük bu. Gayda benzeri bir şey… Nasıl anlatsam, bir çeşit “la düdüğü”… Karşıdaki Adam: Hayatını akort edebilmek için mi öttürüyorsun? Emma Peel: Hiç komik değil! Karşıdaki Adam: Yoksa sadece köpeklerin duyacakları frekansta bir ses mi çıkarıyor o düdük? Emma Peel: “Öyle olsaydı, sen duyardın,” dememi bekliyorsun, bu didişmenin sürmesi için. Ama demeyeceğim. Bu sana değil köpeklere hakaret olur.
Genel
Ablamın arkadaşıydı Eftal Küçük. Arada bir eve de gelirdi. Ankara Ballıbaba Sokaktaki sobalı evin salonunda otururlardı. Ablam yedi yaş küçük kardeşinin ‘ayak altında’ dolanmasını pek istemezdi herhalde. Ama kendimi alamazdım “gitar çalan ağabeye” bakmaktan. Bir keresinde de farklı bir aletle gelmişti; hayatımda ilk kez buzuki görmüştüm ben de. Sonrasında çocukluk hayranlığı yerini, Yeni Türkü hayranlığına ve o unutulmaz Akdeniz Akdeniz albümünü, nota nota ezberlemeye bıraktı. Eftal Küçük’ün albümdeki katkısı yadsınamaz ama özellikle Yaşar Miraç’ın sözleri, Selim Atakan’ın bestesi ve Zerrin…
Özellikle Neruda ve Borges üstüne yaptığı çalışmalarla tanınan, 1926 doğumlu şair Alastair Reid‘den McSweeney’s Quarterly Concern No:5’te yayımlanan “Kısa Bir Borges Hikayesi”. Böyle bir duygu geçirir Borges okuruna… Okuduğun metnin önce bir parçası, giderek yazarı olmak istersin. Reid de böylesi bir duygu deneyiminden yola çıkıyor aslında. Bu küçük denemeyi, Semih Aközlü’nün çevirisiyle paylaşıyorum. Alastair Reid 1960’lı yıllarda Buenos Aireslilerin gözünde Borges çok iyi tanınan, yerlere göklere sığdırılamayan bir sima haline gelmişti. Daha o sıralarda görme yetisini tümüyle yitirmesine rağmen gezip…
K KIRMIZI IŞIK: Otuz saniyelik bir bakışmadır hayat kimi zaman. Bir yabancıyla. Bir yabancının dünyayı içine çekmiş iki siyah deliğe benzer gözleriyle. Ruhunuzun bir yanıyla sarılmak bir yanıyla gözlerini oyup üstünde tepinmek istediğiniz, yolun karşı kıyısında durmuş işaretparmağıyla sizi gösteren bir yabancıyla bakışmak. Sine Ergün’ün, etkileyici “çok kısa an’lar galerisinden” bir tablodur hayat. Kırmızı ışığın otuz saniyeliğine durdurduğu hayatta, bir yabancının gözünde kendi ruhunuzla hesaplaşmadır. Sonra döner arkanızı gidersiniz. Işık yeşilden kırmızıya döner. (Sine Ergün, Kırmızı Işık) Sine Ergün’ün Burası…
Seyfi Teoman’la tanışmam, çoğu sinema izleyicisi gibi Tatil Kitabı ile oldu. Ama en uzun sohbetlerimizi Bizim Büyük Çaresizliğimiz zamanında yaptık. Bir de Yamaç Okur’un ayarladığı bir öğle yemeği var hafızamda. Ama kısa süren tanışıklığımda, en kalıcı sözler ve keşke daha uzun soluklu bir arkadaşlığım olsaydı dedirten içtenlik, Kadıköy’de Haldun Taner Sahnesinin önünde, ikişer sigaraya bir plastik bardak çayı katık ettiğimiz nemli bir yaz gününde yaşandı. İkimizin de çok sevdiği bir romanın sinema uyarlamasını yapıp bitirmişti, izlemiştim ve aklıma takılan soruları…
Festival zamanı geldiğinde, apar topar hazırlık başladığında, “Sakın yoruluyoruz demeyin, vallahi çok şanslınız,” diyenlerin sayısı arttığında, dostum Emrah Kolukısa ile birbirimize bakar güleriz. Elbette orada olmak güzeldir. Ancak bir de işin dışarıdan görünmeyen, sadece orada haber yapmanın zorluğunu bilenlerin anlayacağı yönü vardır. Bir gün Cannes Film Festivallerinde yaşadıklarımızı yazmayı düşünüyoruz Emrah’la, eminim Türkiye’de kültür-sanat haberciliği yapmaya çalışmanın da bir hikayesi olacaktır bu metin. Ama festival günlerinden geriye, o zorlu anların, saatlerce yürünen yolların, sağanak yağmurların,ağır yayın teçhizatlarının, basın odasında ya da Türk standında sandalye tepelerinde dinlenmeye…
Bu fotoğrafla ilgili söyleyecek fazla bir söz yok. Beklenmedik bir anda Haneke ile karşılaşmanın heyecanı yüzümden okunuyor zaten. Kırıla döküle bir fotoğraf çektirme isteğini söylemek ve ardından cep telefonu ile hızlıca çekilen fotoğraf. Cüneyt Cebenoyan’la konuştuk sonrasında; insan o sakin ve mesafeli duruşunu nasıl da bir anda kaybediyor, dedik. Gerçekten de öyle… Ama ne yaparsınız, eğer sükunetinizi kaybetmenize neden olan kişi Haneke ise buna değer. Bütün filmleriyle bana yeni kapılar açmayı başarmış bir yönetmen. Her filminden sonra bende bir kez…
18 Mayıs, bizim için Cannes’da Fatih Akın günüydü. Sabah erken bir saatte, Grand Hotel’in bahçesinde buluştuk röportaj için. Oktay Taşkın kamerayı hazırlarken Cannes bize ilk oyununu oynadı. Bir gün önce, Nuri Bilge Ceylan röportajı sırasında keskinliğiyle görüntüyü etkileyen ve bir yandan da bizi terleten güneş, bir anda bulutların arasına saklandı. O da yetmiyormuş gibi, beş dakika içinde yağmur başladı. Apar topar seti bir başka köşeye taşıdık. Fatih Akin’la en son İstanbul’da “Soul Kitchen” filminin gösterimi sırasında görüşmüştük. Tanıdığım en komplekssiz,…
65.Cannes Film Festivali için yollara düştük yine… Emrah Kolukısa, Oktay Taşkın ve ben festivalin, ayak tabanlarını kızartan temposuna alışkınız aslında ama ne yalan söyleyeyim, her yıl yeni bir engelli koşu yapmamız gerekiyor. Yine kalabalık, yine haber yetiştirmenin türlü zorluğu, yine gün boyu dayanmak gereken bir tempo. Söylendiğim sanılmasın, elbette Cannes’da olmak ve bu önemli etkinliği yerinde takip etmek değerli ve zor bulunur bir nimet. Cannes’daki ilk günümüzde, ilk işimiz Carosso D’Or ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan’la röportaj yapmaktı. Zeynep Özbatur…
Amy Winehouse, The Zutons‘un keskin ritmli, enerjik Valerie‘sini almış, hüzünlü bir yürüyüşe eşlik edecek bir şarkıya dönüştürmüştü. Üstelik bunu yaparken The Zutons yorumundaki saksafon tınılarını da, kendi vokalindeki iniş çıkışlara yüklemişti. Amy’i ve sesindeki o çok enstrümanlılık halini özleyenler, arada dinliyorlardır elbette. Amy’nin Valerie’sine bir saygı duruşu Selah Sue‘dan geliyor. Selah Sue, yeni albümünü beklediğim, ne yapacağını merak ettiğim bir ses. Babylon‘da verdiği konser etkileyiciydi. O gece Babylon’da herkesin sırt çantasına enerji ve samimiyet koyup diyardan diyara savrulduğu bir geceydi….
