giriş “Anılarımı sakladığım bir kutum var. Nasıl bir kutu mu? Bir kutu işte, belki biraz sıradan. Ama anılarımı saklıyor, beni saklıyor. Neler mi var içinde? Dedim ya; anılarım! Keyifli bir günde yenen bir yemeğin hesap pusulası, eski bir sevgiliyle gidilmiş bir filmin yırtık bileti, yalnız bir tatilin mühürü bir deniz kabuğu, bir kalem, bir fotoğraf… Anılarım işte! Yoksa senin bir anı kutun yok mu?” gelişme Böyle dedi bir dost. Benim bir anı kutum yoktu. “Olsaydı neler koyardım içine,” diye düşündüm…
Genel
G GÜROL’UN ANNESİ: “Gürol’un annesi her şeyin en doğrusunu bilirdi,” diye başlar Fatih Özgüven’in öyküsü. Gerçekten de her şeyin, özellikle de anne-oğul arasındaki ilişki dinamiklerinin nasıl olması gerektiğini en iyi o bilir: Dünyanın geri kalanına sunduklarından ne daha azı ne daha fazlasıdır oğluna sundukları… Gürol kendini bildi bileli annesinin çevresinin eşit haklara sahip, yaşsız, cinsiyetsiz bir üyesidir… Amerika ile Türkiye, anne kucağı ile sevgili memeleri arasında bir düşünce girdabında dönüp duran Gürol’un düşünceleri, okurun burnunda keskin bir tuzruhu kokusu bırakır….
Narmanlı Han İstanbul’un orta yerinde bir yara gibi duruyor. Noteriyle, büfesinin kokuları eczanesinin kocaman tabelasıyla, fotokopicisiyle bir büyük harabe. Sadece Ahmet Hamdi Tanpınar’ın değil, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, Aliye Berger’in, Neş’et Atay’ın, Firsek Karol’un, Jamanak Gazetesinin, Andrea Kitabevinin ev sahipliğini yapmış, bir dönemin ruhuna tanıklık eden 167 yıllık bu binanın bir müzeye, bir edebiyat merkezine dönüştürülmesini beklemek, hiç değilse şu anki içler acısı haline bir son verilmesini istemek hakkımız yok mu? Var! Hatta daha da fazlasına isyan etme hakkımız var. Rant…
Odalarda dolaşmayı seviyor Aronofsky. Evlerin dış dünyaya kapalı odalarında ve karanlık koridorlardan ulaşılan –kimin kapısı kilitli- hafıza odalarında. Filmin bütün yükünü taşıttığı öznesiyle birlikte o odalarda bir aşağı bir yukarı yürüyor; bir çeşit bitmek bilmez tutukluluk hali, bir çeşit kişisel hapishane. Çoğu zaman kamerayı o öznenin tam da sırtına yüklüyor, hayatın bütün dertlerini taşıttığı kahramanının, sırtındaki kamerayla, biz izleyicileri de taşımasını istiyor. Yakın durmayı seviyor Aronofsky. Hikayenin bir parçası olmamızı sağlayacak kadar yakın tutuyor bizi kahramanına. Onunla uzun yürüyüşler yapmamızı…
Issız bir sokak. Sağ yanımda apartmanlar var, sol yanımda ağaçlar. Ağaçların ardında bir park olduğundan eminim. İçinde çocukların oynadığı, çay bahçesindeki ahşap masalara semaverlerin yerleştirildiği, yapay gölün çevresindeki banklarda âşıkların öpüştüğü bir park. Oldum olası sevmişimdir böylesi parkları. Ağaçların arasından geçmeye cesaret edebilsem karşıma camekânlı arabasıyla bir simitçi çıkacağına eminim. Pantolon cebimden çıkardığım bozuklukları uzatırken maşasına sarılacak, üst üste dizdiği simitlerden birini gazete kâğıdına sarmaya başlayacak. Bir yandan da son hecesini uzata uzata “Akşam simidi!” diye bağıracak, alışveriş yapmakta olan…
…ve bir yıl daha sona erdi… • Yılın son günü. Takvime göre öyle. Yılın son gününden kalanlar, bir anlamda yıldan kalanlar. • Dostlarla “Nasıl geçti, anlamadık,” konuşmaları yaparken düşündüm en çok, bu yıl neler yaşadığımı. Siyahla beyazın bahçesinde bir yıl oldu yine. Sevinçle hüznün, iyiyle kötünün. Daha ne olsun ki? • Fil Uçuşu, geçen yılbaşında aklıma düşmüştü. İşte bir yılı geride bıraktı bile. Yorumlarıyla, katkılarıyla destek verenlere selam olsun. • Önceki yıl yayımlanan kitabım Bir de Baktım Yoksun yılı iki…
Y YILAN: Hatırlarım, güzel, güneşli bir gündü. Kır gezintimiz sırasında, o koca yılan babamı sokup öldürdü. Böylece kabilenin başına ben geçtim. (Ferit Edgü, Yılan)
1985. Ankara. Okul çıkışı ya ben Levent’lere gidiyorum ya o bize geliyor. Konuşuyoruz. Dersler, kitaplar… ve elbette aşklar. Bir de müzik var. Gitarlar. 80’lerin başında sunta gitarlarla başlayan amatör müzisyenlik yolculuğumuzda ikimizin de “sağlam” birer gitarı var. Levent’te Yamaha akustik, bende Ibanez akustik. Lisede verdiğimiz bir konserde rezil olmamak için aldığımız elektrikliler var bir de. Levent’in caz kasa ile Les Paul arası semi-hollow kırmızı bir gitarı var. O kadar “sağır” bir gitar ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım olmuyor. Benim de,…
Uzunca bir süredir Senaryo Yazarları Derneğinin üyeleri aralarında yazışıyor. İkinci büyük eylemlerinin bütün adımlarını en ince ayrıntısına kadar konuşuyorlar. Olası sonuçları konusundaki tartışmalarda herkes fikrini özgürce yazıyor. Unutulmamalı ki, SENDER homojen bir yapı değil. Bütün bu yazışmalardaki “ortak amaç” bu nedenle daha da özelleşiyor, değerleniyor. Bu sektörün temel belirleyicilerinden söz ediyoruz; senaristlerden. Yapımcıların ve televizyon kanallarının, iki puanlık rating için peşinden koşup, iki puanlık rating kaybında iplerini çektiği senaristler. Allı pullu yıldızların, boy boy haberlerine konu olan karakteri yarattığı zamanlarda…
• İş dönüşü Demir Özlü’nün 2002 yılından, Berlin ve Amsterdam günlüklerini derlediği “Kanal Kentlerinde” kitabını okudum. Sesimin kısılmaya başlamasının siniri ve huzursuzluğuyla başına oturduğum kitapla biraz olsun rahatladım. Kimi düşünceler ilginç geldi kimilerine katılmadım. Sonuçta Demir Özlü’ye bakışım pek değişmedi. Özlü, 1950 kuşağından en az yakınlık kurabildiğim isim oldu. Bir türlü bulamıyorum bunun nedenini; bu akşam olduğu gibi kitaplarını okuma anları iyi gelir bana, özellikle sevdiğim öyküleri vardır ama yine de aramızda gerçek anlamda “sıcak” bir ilişki yok. Kimi zaman fazla…
