Yıl 1974. İlkokula başladığım gün. Ankara Ballıbaba Sokak’taki evde bütün aile toplanmış durumda. Anneannemle dedem de Bursa’dan kalkıp gelmişler. Dedem, bu özel günde küçük torununu yalnız bırakmak istememiş. Oysa biliyoruz ki, ancak iki baston desteğiyle yürüyebilen dedem, seyahat etmekte zorlanıyor. Sabah erkenden kalkılmış, tıraş olunmuş, takım elbise giyilmiş, köstekli saat takılmış… Sol kolumu dedemin omuzuna atıvermişim poz verirken. En çok o sarılma anını özlüyorum. Bir de hala burnumda dolaşan tıraş kolonyasının kokusunu.
Anı
Ben Halit Kıvanç’ın TRT’de sunduğu şenlikleri izleyerek büyüyen kuşaktanım. O yıllarda şenliğin uluslararası boyutu Ankara’da yaşanıyordu. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen çocuklar bir hafta süreyle evlerde konuk ediliyordu. Mahallenizde bir Macar çocukla futbol oynama ya da parkta yürürken bir Japon kıza rastlama umudunu taşıyabiliyordunuz o hafta boyunca. Çocuklar genelde varlıklı evlere konuk gittiğinden dış dünyadan birilerine dokunabilmek ‘bizler’ için hayaldi. Hafta bittiğinde geriye İtalyanca ‘seni seviyorum’ demeyi öğrenen ya da Hollandalı bir kızla aşk yaşadığını iddia eden ‘havalı öğrenciler’ kalıyordu. 23…
Öyle böyle değil. Gerçekten zorlu zamanlardan geçiyoruz. Günden geriye, devam etme gücü verecek bir şeyler kalmasını beklemek de zor artık. Akıl almayacak bir cinayete kurban gitti Nuh Köklü. İsteyen sosyolojik çözümlemesini yapsın, isteyen bu pisi pisine cinayetten siyasi rant elde etmeye çalışsın, benim tek bildiğim Nuh’un artık bu dünyada olmadığı. Ensesine indirdiği kulaklıkları, alaycı gülümsemesi ve her daim dağınık halleriyle Nuh Köklü yok. Yolun solundan koşmayı seven o adam yok artık. Bir dönem NTV’de kesişmişti yollarımız. Arada masa başında, arada…
Dayım öldü. Bir süredir kız kardeşiyle aynı hastalıkla boğuşuyordu: Alzheimer. Hastalık haberini ilk aldıklarında birbirleri için üzüldüler. İkisi de kendi durumlarından habersizdi. Bir şey demedik. Dayımın hastalığı daha hızlı ilerledi. Sonunda yenildi. 1954 yılında, Bursa’da Dağcılık Kulübünde düzenlenen bir dans yarışmasına katılmışlardı. Ağabey, kardeş. Rock’n’roll dansı yapmaya karar vermişler. “Bütün figürleri ben öğretirim,” demiş dayım. Annem de kendisine tafta bir etek dikmiş. Dedemlerin iki katlı ahşap evinin taş avlusunda hazırlanmışlar. Bacak altından geçirme, omza kaldırma ve elbette ritmi bir an…
Sevin Okyay’ın hayatımda ayrı bir yeri var. Kısa süren radyo programcılığımızda birbirimizin suç ortağı olduğumuz günlerle sınırlı değil ilişkimiz. Tanıyan herkes gibi ben de onun ışığına uçanlardanım. Çeviri Derneği’nin Onur Ödülü benim canım ortağıma verilmiş. Aldığı ödüllere şaşıracak değilim, almadığı ödüllere üzülürüm ancak. Bu vesileyle Ebru Çapa’nın yazısını (yazının bir kısmını) ziyaret edeyim dedim. Fil Uçuşu’nda Ebru Çapa cümleleri görmek de ayrı bir güzellik. Kaleminin ve zihninin hastası olduğum iki insan, bu sayede bir yazıda buluşacak. İşte fotoğraflar eşliğinde, Ebru…
Kendimi bildim bileli not defteri kullanırım. Çocukken, babamın yazı yazmak için kullandığı samanlı kağıtlardan payıma düşenleri dörde katlar, düzgünce keser, sonra sırttan zımbalayıp kendime not defterleri yapardım. Eğri büğrü olurdu çoğu zaman. Üstelik zımba iyi tutmaz, sayfalar açılırdı. Durumu gören annem, katladığım kağıtların sırtını dikerek defterlerimi sağlamlaştırmaya başladı. Derken bir gün babam cilt yapmayı öğretti ve ilk ciltli not defterime ulaştım. Kapağı kalın-sert mukavvadan, sayfaları saman kağıdından (açıkçası kullanımı da pek rahat olmayan) defterimle gurur duyuyordum. Bugüne kalmış olmasını isterdim….
Gümüşlük Akademi’de ılık bir yaz akşamı. Duvar piyanosunun başında ufak tefek bir adam oturuyor. Sert ve kararlı akorlar basıyor. Notalara bakıyor arada bir. Ama sonra yine doğaçlamaya dönüyor. Akademin katılımcıları 84 yaşındaki bu adamı hayranlıkla izliyor. Başından eksik etmediği beyaz kasketiyle piyanonun başında oturan adam Muvaffak “Maffy” Falay. Gümüşlük Akademi’nin kapılarını Muvaffak Maffy Falay’a açan isim, Türk edebiyatının kilometre taşlarından Latife Tekin. Yaz boyunca Akademi’de devam eden atölye çalışmalarından birinin gecesinde, Türkiye cazının en önemli figürlerinden biri olan Maffy, katılımcılara…
Cumartesi, önce NTV’de ardından ArtıBir TV’de yayınlanmış bir program. Yola çıkış cümlesi basitti. “Cumartesi gecesi, kültür sanat ağırlıklı bir program yapılabilir mi?” Bu soruyu biraz açmak lazım. Televizyon yayıncılığının “eğlenceli, renkli” tanımlamalarıyla “hafifleştirilmiş” bir yayın dilimini tercih ettiği saatlerde, gerçek çeşitliliğin kültür-sanat alanında olduğu düşüncesiyle yola çıkarsak nasıl bir sonuç elde ederiz. Ana akım medyanın kapılarını magazin figürlerine açtığı saatlerde, farklı bir yayıncılık yapılabilir mi? Kültür sanatın sorunlarını, dinamiklerini konuşurken bir yandan da ne kadar yaşamın içinden ve kahkaha dolu…
radikal.com.tr’de 30 Temmuz 2014’te güncellenen yazı. Bayram ziyaretinde, hatırladığı az sayıda anıdan birine sığınıyor annem. 1955 yılında Bursa’da Dağcılık Kulübü’nün düzenlediği bir eğlence. Kimileri sadece gelip boy göstermek kimileri sahnede olmak istiyor. Tangodan halk oyunlarına geniş bir yelpaze var. Annem ve kendisinden üç yaş büyük olan dayım, ‘Rakın Rol Dansı’ yapmaya karar veriyorlar. Zorlu figürler var. Havaya atıp tutmalar, bacak arasından kaydırmalar, belde çevirmeler falan. Günlerce iki katlı ahşap evin taşlık avlusunda prova yapıyorlar. Dizler, dirsekler çürüyor. Geceleri de oturup…
Yirmili yaşlarımda sıklıkla tekrar ettiğim bir oyun vardı. Ben o zamanlar bunu bir oyun olarak adlandırıyordum ama belki de bir çeşit hastalıktı söz konusu olan. Odamdaki ışıkları kapatır, hatta yeterince karanlık olmazsa gözlerimi yumar ve kütüphanedeki kitapları el yordamıyla bulmaya çalışırdım. Yerini yurdunu ezbere bildiğim kitabın olduğu rafa yönelir, parmak uçlarımla cildi tanımaya uğraşırdım. Her başarısızlık oyunun yeniden oynanması anlamına gelirdi. Yanılmak hem can sıkıcıydı hem öğretici. Yanılmama neden olan kitabın sayfaları arasında kaybolur ve ertesi gece onu da parmak…
