O esnada başka bir yerde değil. O esnada tam burada. Gezi Park’ında. Tarihe not düşmek için. Eğer tarih denen o kirli küfenin bunu taşıyacak hali kaldıysa.
Genel
Yönetmen Fatih Akın “Sinema, Benim Memleketim” isimli nehir söyleşi kitabında kendi hayat hikayesini anlatıyor. “Ama bugün bile her jenerikte Tanrı’ya teşekkür ederim. Ben ruhsal bir insanım. Ne var ki dinin dogmalarına bağlı değilim. Benim dinden ayrılmakta zorlanmamın gerisinde, Erich Fromm’un ifadesiyle, ‘özgürlük korkusu’ yatıyordu. Bir cemaat olgusu içerdiğinden din insana avuntu verir. Bu adımı atmak zorundaydım: Ailemin zihniyetinin bu bölümünü benimsemek zorunda kalmaksızın onları sevebilirim. Film yapmak bana bu cesareti elde etmek olanağını, kendimi gerçekleştirmenin ve cemaatin başka bir biçimini…
Ben kırık bir tavla puluyum, kaç eldir oyuna yeniden girebilmek için zar gelmesini bekleyen. Ama hep gele, hep gele…
“Günlerin Köpüğü”nü 1984 yılında okumuştum. On altı yaşımdaydım. Heyecanlı ve aşıktım. Kitabın büyük bir bölümünü Kuğulu Park’ın banklarında okuyup bitirmiştim. Bildiğim bir okuma deneyiminin sunduğundan çok farklı sayfalar vardı karşımda. Farklı bir dünya. Ama o özel dünyanın, yeni kelimelerin, farklı anlatımların, özgür zaman-mekan anlayışının içinde öyle bir aşk hikayesi duruyordu ki karşımda bitmeyen bir coşkuyla, ezberlemek istercesine okumuş, sonrasında da yorulmaz bir Boris Vian takipçisi haline gelmiştim. Boris Vian edebiyatının önemli bir yeri vardır hayatımda. Türkçeye çevrilmiş bütün eserlerini defalrca okudum….
Emma Peel: Ne oldu, neden öyle bakıyorsun? Karşıdaki Adam: İyi bir gün bugün. Şu anda sana bakarken biliyorum ki, bütün bu karmaşaya, ikiyüzlülüğe, saçmalık denizine karşın bir yerlerde iyi bir şeyler oluyor. Emma Peel: Neden böyle düşündün? Karşıdaki Adam: Çünkü sana baktım. Emma Peel: … Karşıdaki Adam: Öyle güzel bakıyorsun ki şu anda dünyaya, o dünyada iyi bir şeyler yaşandığını düşünmekten başka çarem yok. Bildiğim sıfatların dışında bir bakış bu. Nasıl tanımlayabilirim ki? Bir anahtar, bir gündoğumu, bir ışık… Zaman,…
Bir süre önce Fil Uçuşu’nda, okumadığım bir kitabı önermiştim: Engin Ergönültaş‘tan “Minare Gölgesi”. Buradaki vurgu, okumamış olduğum kitap kısmında. 8 Mart tarihli ve “Engin Ergönültaş’tan Bir Roman: Minare Gölgesi” başlıklı o yazıdan sonra bir okur haklı olarak, okuamdan kitap önermem konusunda beni eleştirmişti. Oysa yazı heyecanla beklenen bir romanı, çok kişiyle aynı anda okuyabilmenin tavsiyesi idi. Şöyle demiştim: “İletişim Yayınları‘ndan ustanın romanının çıkacağı haberi geldiğinden beri heyecanlıyım. Sonunda dayanamadım, okumadan tavisye etmeye karar verdim. Ama tavsiyem romanla sınırılı değil. Ulaşabildiğiniz…
Geçenlerde bir gazetenin haftasonu eki için aradığını söyleyen muhabir, küçük bir soruşturma hazırladıklarını anlattı önce. Konu seslendirme ile ilgili olduğu için beni de aramak istediklerini açıkladı. “Seslendirmeler için yapılan çeviriler ve kullanılan Türkçe hakkında bir dosya,” dedi, “sizce bu çeviriler Türkçeye zarar veriyor mu?” Sesinden genç olduğu anlaşılan muhabirin ne demek istediğini biliyordum; yıllardır konuşulan konudur. Özellikle İngilizce’den birebir yapılan kimi çevirilerin yıllar içinde “korkarım, sanırım, lanet olsun,” gibi kelimeleri -hatta bunlara kalıp demek gerekiyor- gündelik konuşmaya soktuğu, falan filan……
Pek rahatlıkla kullandığımız bir kelime: Hoşgörü. Olumlu anlamlar, iyi niyetler yüklediğimiz, sevdikçe sevdiğimiz, üstünden politikalar ürettiğimiz, yerli yersiz arkasına sığındığımız, zamanlı zamansız sohbete aldığımız, gündem yarattığımız, tüm zamanların değerlisi. Ne kadar da kibirli bir hali var oysa, buram buram iktidar kokuyor. Türk Dil Kurumu sözlüğü şöyle tanımlıyor bu pek sevdiğimiz kelimeyi: (isim) Her şeyi anlayışla karşılayarak olabildiği kadar hoş görme durumu, müsamaha, tolerans. Birileri birilerine hoşgörü gösteriyor, göstermesi gerekiyor, göstermeliyiz diyor. Kim bunu diyenler? Kim bu “her şeyi anlayışla karşılayarak…
Alıntıları seviyoruz. Düşünceyi kısa yoldan, hem de kabul görmüş bir ismin üstünden aktarmanın yolu. Üstelik gizli bir böbürlenme de var alıntı yapanda; neler okuyorum, neler biliyorum babında. Çoğu zaman alıntıyı nasıl bir bütünden kopardığımızdan bile haberimiz olmuyor. Bir başkasının alıntıladığı cümleye köprü oluyoruz, biz de bir başkasına yolluyoruz. Böyle böyle çoğalıyor, bazen de yolda bozuluyor. Alıntılar aktarmak, yetişkinler için kulaktan kulağa oyunu bir çeşit. Oysa bütüne hakim olsak belki farklı bir anlam içine yerleşecek cümle. Ne fark eder? Biz aktaralım,…
İtalyan yazar Niccolo Ammaniti’nin şenlikli romanı “Eğlence Başlasın”, Mantos ve Ciba’nın paralel akan hikayesi çerçevesinde şenlikli, tuhaf, karmaşık bir atmosfere davet ediyor okurunu. Saverio Moneta ya da karanlık dünyasının görkemli adıyla Mantos, ‘Abaddon’un Vahşi Hayvanları’ adlı satanist grubun lideri. Ancak şeytanın hizmetinde en akıl almaz eylemlere imza atarak kötülüğün tarihine adını yazdırmak isteyen bu grup sadece dört kişiden oluşuyor. Toplumsal piramidin dibinde yer alan dört zavallı. Zaten liderleri Mantos da ancak kayınpederinin yanında köle gibi çalıştığı mobilya mağazasındaki mesaisinden ve…
