Her fırsatta kitap okumayı çok sevdiğini söyleyen, gün ne kadar yoğun geçse de “on sayfacık” olsun okumazsa uykuya dalamadığını dillendiren, sabah işe giderken otobüste, akşam eve dönerken minibüste çantasındaki kitabı çıkarıp göz gezdirmekten zevk alan “iyi okur”un kitaplığına bakma fırsatımız olsa, kaç öykü kitabıyla karşılaşacağımızı merak etmişimdir. Bu sayı görece çok da olabilir, az da… Tabii ki, özellikle romanla oranlamak ve üstünlüğün hangisinde olacağını kestirmek olası. Hatta okurların kişisel mabetlerine, kitaplıklarına göz atmadan yayıncılığın kayıtlı verilerinden yola çıkarak hesaplamalar yapmak…
Genel
…Albert Camus derin bir nefes almış ve “Arkamda yürüme, yol göstermeyebilirim. Önümde yürüme, arkandan gelmeyebilirim. Yanımda yürü ve dostum ol,” demeye hazırlanıyordur. Ustayı İletişim Yayınları’ndan çıkan Stephen Eric Brooner imzalı “Camus – Bir Ahlakçının Portresi” isimli biyografi nedeniyle anıyoruz. Camus’yü politik, edebi ve felsefi yönleriyle tanımak isteyenler için öenmli bir inceleme olduğunu söyleyebilirim. Ancak kişisel tavsiyem Camus’yü hiç okumamış olanların, bu kitapla başlamaması. Yeri gelmişken sorayım: Sizce Camus’yü okumaya hangi kitabıyla başlamak lazım?
Türk sinemasının kimine göre seri üretim içinde olduğu, kimine göre altın çağını yaşadığı yıllar hepimizin bellek koridorlarında birden çok kapının açılmasına neden olan yıllardır. Cumhuriyet projesinin sosyal hareketlerinin beyazperdedeki karşılıkları içinde zengin kızlar, fakir oğlanlar, kenar mahalle bıçkınları, fabrikatör babalar, kötü yola düşen anneler, sınıfsal farklılıkları temsil etmek istercesine ortalıkta dolaşan aşçılar, uşaklar, şoförler… Aşk, çekirdek aile kavramına ulaşmak için gereken bir eylemdir; genç kızlar anne olmak özlemlerini, yakışıklı delikanlılar evlerinin kadını olacak açılmamış çiçeği aradıklarını vurgular her fırsatta. Kadının…
Çok iyi davulcular tanıdım. Kimileriyle dost oldum, Volkan Öktem gibi. Kimilerinin adı pek anılmaz ama dostum demek benim için yeterlidir, Özgür Pekin gibi. Davul deyince aklıma gelen kimi isimlerinse başka bir özelliği var; sınırsız tutkuları. NTV’de hazırladığımız Cumartesi programının yeteneği kalıbını aşan prodüktörü Sertan Ünver böylesi bir tutkuyla bağlı davula, davulculara. Fil Uçuşu’nda paylaştığım Guitar World kaynaklı “En İyi 50 Gitar Solosu” listesi onun da içine dert oldu. Laf lafı açtığında konu döndü dolaştı Rush’a geldi. Listede bir Rush parçasına…
Dün Fil Uçuşu‘nda Guitar World dergisinden aldığım bir listeyi paylaştım. “En İyi 50 Gitar Solosu” listesini okuyanlar haklı olarak kimi isimleri aradı, kimi isimleri gereksiz buldu. Sevdikleri solonun sralamadaki yerini beğenmeyenler de vardı. Böylesi listelerin yapıları gereği “eksikli” olduklarını söylemiştim. Ama yine de bu listeler, biraz hatırlattıkları biraz da bilmediklerimizi araştırmaya yönelttikleri için iyidir diye düşünürüm. Ayrıca eğlenceli bulurum. Benim de listede katılmadığım noktalar var elbette. Eksikler çok. Gereksiz yere parlatılanlar var. Ayrıca böylesi listelerin çoğunda olduğu gibi fazlaca “merkez”de…
Böylesi listeler sıklıkla yapılır. Çoğunda da aynı isimlere rastlanılır; ama işin bu kısmı zaten baştan kabul edilmiştir. Bir başka kabul de, listeye baktıktan sonra şu cümlenin söyleneceği gerçeği üstünedir: “Yahu bu listede şu şarkı ya da şu solo nasıl olmaz?” Yine de insan kendisini alamaz böylesi listelere bakmaktan… Liste Guitar World dergisinden geliyor. Ben de aynen oradan aldım ve 50’den 1’e doğru sıraladım. (Guitar World internet sitesinde bu listeyi açıklamalar ve metinlerle okuyabilirsiniz.) İşte Guitar World’e göre en iyi 50…
Danimarka edebiyatından küçük bir örnek… 1962 doğumlu Christina Hesselholdt, Fil Uçuşu’na 1998 yılında Rosinante yayınevinden çıkan ve yazarın çocukluk dönemine ilişkin elli öyküsünden oluşan Hovedstolen (The Principal) adlı kitabındaki “Portræt” isimli öyküsüyle konuk oluyor. Danimarka basını yazardan övgüyle söz ediyor. Erik Svendsen (Jyllands-Posten): “Alışılmamış yapıda, görülmeye değer bir çok-sesli mücevher. Dil ve kimlikle yaşatılan bir deneyim.” Christa Leve Poulsen (Børsen): “Hesselholdt’un edebiyatında anlamı bulmak için fazlaca aramanıza gerek yok çünkü zaten sayfalardan taşıyor. Hesselholdt yazıya bakışını şöyle özetliyor: “Zaman geçmek…
Joe Sacco bir gazeteci, muhabir ve hepsinden ötesi bir çizer. Savaş ve yıkım bölgelerinin canlı tanıklığını bilgisayarının tuşları, kamerasının objektifi ya da fotoğraf makinesinin deklanşörü ile yapmıyor; tanıklıklarını çizim kalemleriyle, tarama ucuyla aktarıyor bizlere. Neredeyse biricik bir deneyim bu. 2001 tarihli Filistin çizgi romanının önsözlerinden birini Edward Said yazmış. Said şöyle diyor: “Sacco sağduyulu bir şekilde, militanlığa, özellikle de sloganlarla topluca sergilenen militanlığa prim vermiyor. Oslo sürecinin ardından artık parodiye dönüşmüş çözüm önerilerine de yanaşmıyor. Ama onun çizgileri, okuyucuyu, çektikleri…
Emma Peel: Şuna bakar mısın? Ne kadar tatlı… Karşıdaki Adam: Evet… yani… tatlı… Emma Peel: Sevgisizliğin yüzünden okunuyor. Karşıdaki Adam: Sevgisizlik değil benimki. Kediyle yaşadığın şu ilişkiyi inandırıcı bulmuyorum. İlkel bir hayvan sonuçta. Onun üstünde çeşitli duygularını tatmin ediyorsun: Dokunmak, sahip olmak, gülmek, sevmek, beslemek, annelik yapmak… ne bileyim işte… tek derdin kendini tamamlamak. Emma Peel: Ne güzel söyledin. Kendimi tamamlıyorum. Karşıdaki Adam: Dediğime geldin yani… Emma Peel: Gelmek ne kelime? Ben çoktan geçtim orayı… Öylesine eksik ki insan dediğin,…
U USTURA: Rıfat Ilgaz’ın kalemiyle girdiğimiz bir berber dükkânı… Musluk tamirinden kırık küplerin yapıştırılmasına elinden her tür iş gelen bir berber… Berberin hem gevezeliğine hem de sakarlıklarına katlanmak durumunda kalan öykü anlatıcısı/müşteri… “Nerde o eski tıraş fırçaları?” diye başlar öykü… Ardı arkası gelmez söylenmelerin: Nerde o eski kayışlar, nerde o eski usturalar, nerde o eski kantaşları, nerde o eski sabunlar, nerde o eski taraklar, nerde o eski çıraklar… Elbette öykünün sonunda kafası gevezelikten şişmiş, yüzünde kesilmedik yer kalmamış müşteriye söyleyecek…
