Meşhur Stanford Üniversitesi konuşması, bütün dünya tarafından bir veda olarak yorumlanmıştı. Bir vedadan fazlası olan bu konuşmanın Fil Uçuşu’nda yer almasını istedim. Bu güne kadar okumamış olanlar, Steve Jobs’un ölümünün ardından farklı bir algıyla okuyacaklardır. “Kimi zaman başarılı olmanın ağırlığıyla, yeniden başlamanın hafifliği yer değiştirmelidir.” Not: YouTube’dan aldığım videonun Türkçe altyazısı için tamerakin.com ‘a teşekkür ederim.
Genel
Steve Jobs (1955-2011) Hayalet Gemi tayfası için büyük önemi, değeri vardı. Tüm dünya için olduğu gibi. “Isırılmış Elma”, ölüm haberini dünyaya şu satırlarla duyurdu: “Steve Jobs’un aramızdan ayrıldığını derin üzüntüyle bildiriyoruz. Steve’in zekası, tutkusu ve enerjisi, hayatımızı zenginleştiren ve geliştiren sayısız buluşun kaynağı oldu. Dünya, Steve sayesinde ölçülemez derecede daha iyi bir yer.” Tam da ona göre bir veda. Kısa. Sade. Öz. Ağırbaşlı. Mesafeli. Kararlı. Anlamlı. Derinlikli. Unutulmaz. Teşekkürler Steve!
Ben bir telefon defteriyim; sayfalarında hiç cep telefonu numarası yazılı olmayan.
Z ZEMBEREK: Koskoca dünyanın minyatür bir temsilcisi gibidir sınıf; sınıfta zamanın akışını hayatlarının merkezine almış öğrenciler. Gemlikli Celil babasının hediyesi saatiyle sınıfın en önemli şahsiyetidir. Ne de olsa öğrencisinden öğretmenine herkesin tek bir soru vardır aklında: “Kaç dakika var?” Bıkmadan usanmadan cevaplar bu soruyu Celil; “on yedi dakika, beş dakika, üç dakika…” Hatta elli dakikalık dersin içinde “Daha kırk beş dakika var,” diye cevapladığı bile olur. Derken bir gün zembereği kırılır saatin, sınıfın o en önemli şahsiyeti Zemberek lakabıyla dalga…
1969 yılında soğuk bir Ocak günü. Londra’nın göbeğinde, Apple Records genel merkezinin bulunduğu binanın çatısında müzik yapan bir grup adam. John, Paul, George ve Ringo’ya müthiş klavyeci Billy Preston eşlik ediyor. Çevre binaların damları, evlerin pencereleri, sokaklar, fareli köyün kavalcısının melodisine takılan kasabanın çocukları gibi bu müzik sesine yönelmiş insanlarla dolu. Bu izinsiz konser polisin müdahalesiyle kesilene kadar, herkes takılmaya devam ediyor. Ne de olsa bu son “takılma”. Fil Uçuşu, The Beatles’a el sallıyor!
Eylül: Çocuklukta sonbaharın başlangıcı olarak belletilmiştir de, beden ve zeka yazın sürmekte olduğunun farkındadır. Hem yaz günlerinin yeni düşüncelerle, heyecanlarla dolu birikiminin hem de o tatlı rehavetin arkasından gelir. Bir yanıyla o tatil havasının, bir yanıyla da “dökülen yapraklar romantizminin” çakışma noktasında durur. Bir yanıyla şehre dönüş şarkıları vardır bir yanda da karanlık sayfaların hışırtıları. 6-7 Eylül olayları, 9 Eylül Yılmaz Güney’in ölümü ve derken 12 Eylül. Hangi dünya görüşünden olursa olsun 12 Eylül, düşünebilen insana faşizmin ayak seslerini hatırlatır….
• Adana günleri güzel geçti. Derviş Zaim başkanlığındaki jüri, her anlamda verimli çalıştı. Benim için bir sinema kampında olmak gibiydi. Sabah erken kalkış, hafif bir kahvaltı ve ardından gün boyu film izlemek. İçe dönük bir sürecin içinden geçmek. Film boyunca alınan karışık notların, bir otel odasında temize çekilmesi. Sonra uzun süren konuşmalar. Kimi zaman konuşulan filmden çıkıp sanat görüşleri üstüne fikir jimnastikleri. Üstelik çok eğlenceli bir kadroydu. Kısacası, hayatımın en güzel kamplarından birini yaşadım. • Adana dönüşü, iş temposu doğal…
Tam da Orhan Pamuk’un “Saf Ve Düşünceli Romancı”sını okumayı bitirip, Umberto Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları”na başladığım günlerde, üretimine ve zekasına hayran olduğum bir sinemacı arkadaşımla konuşuyorduk. Arkadaşımın, izleyicinin (okurun) ya da eleştirmenin yaptığı yoruma, özellikle de aşırı yoruma kulaklarını tıkadığını anladım bu konuşmadan. Şaşırdım. Şaşkınlığımın nedeni, bu karşı çıkışı değildi elbette; söyleyişindeki öfkeydi. Ona hemen Eco’yla cevap verdim: “Yaratıcı yazarların (ve diğer disiplinlerde üretenlerin) zoraki bir yoruma karşı çıkma hakları elbette vardır. Ama genelde, yazdıkları metinleri, adeta şişe içindeki…
Kütüphanenin karşısında durup, donuk gözlerle raflara baktığımız günler olur. “Ne okuyacağımı bilemiyorum,” kaygısı yerleşir içimize. Kimi zaman da okumaktan iyice uzaklaştığımızı, hiçbir kitapla mutlu olmadığımızı düşünürüz. Öyle günlerde kurtarıcı kitaplara, kurtarıcı yazarlara ihtiyaç vardır. En çok da öykülere ihtiyaç vardır. Elbette her okur “biricik” olduğuna göre isimler kişiden kişiye değişebilir ama çoğumuz için kesişim noktasında aynıdır: Anton Çehov. Çehov öyküleri bugüne kadar farklı çevirilerle farklı yayınevleri tarafından Türkçede yayımlandı. Bu çevirilerin içinde en mahir olanı Mehmet Özgül çevirisi. Mehmet Özgül…
• Yoğun bir çalışma dönemi. Defterlerin ve bilgisayarın başında geçirilen saatler. Mürekkebi biten dolmakalemler, durmadan açılan kurşunkalemler. Sayfalardaki karalamalar, yırtılıp çöpe atılan kâğıtlar. Daha da azaltmak, giderek yok etmek. Dinlenen şarkılar. İçilen kahveler. Şimdi biraz daha sakinim. Biraz daha sakin. Özellikle bayramda Ayvalık-Cunda hattında geçirilen günler ve çalışma saatlerinin bu sükûnete büyük katkısı oldu. O bir türlü noktayı konduramadığım son metinle ancak orada vedalaşabildim. Sonunda bitti. Bitti. • Orhan Pamuk’un Türkçeye “Saf ve Düşünceli Romancı” olarak çevrilen kitabını İngilizcesinden okumuştum….
