Pazar gününü Borges’le geçirmek istedim. Yaşadığı evi, yürüdüğü yolları, hüzünlü mezartaşını izledim. Elbette kendisini de… Kısa bir Borges buluşmasına, Celâl Üster‘in çevirisiyle “Düşler” eşlik etsin. Bedenim istediği kadar Luzern’de, Colorado’da ya da Kahire’de olsun, sabahleyin uyanıp bir kez daha Borges olma alışkanlığımı takındığımda, hiç şaşmaz, Buenos Aires’te geçen bir düşten çıkmışımdır. Düşümde gördüklerim, isterse sıradağlar, sırıkların üstüne kurulmuş kulübelerin yükseldiği bataklıklar, mahzenlere inen sarmal merdivenler, her bir taneciğini saymak zorunda kaldığım kum tepecikleri olsun, hepsi de Buenos Aires’te, Palermo ya…
Genel
• Birden bütün denge bozuldu; ben ve benim gibi bloglarına yazdıklarıyla mutlu olanlar tepetaklak yerlere yuvarlandık. Bizi itenin kim ya da kimler olduğu belliydi de, nereye düştüğümüzü bile anlamadık. Ayarlarla oynandı, alan adları alındı, başka servislere sığınıldı ve çözümler üretildi ama asıl istenen yan yollara sapmadan, bildiğimiz yolda rahatça yürümekti. Bir süredir düzenli olarak güncelleyemiyorum Fil Uçuşu’nu; dedim ya, ayar bozuldu bir kere. Güncelleyeceğim zaman da hem blogspot adresini, hem de filucusu.net alan adına yönlendirdiğim wordpress adresini güncelliyorum. İş böyle…
“Paper back” yani “kağıt ciltli kitap” fikrinin ilk olarak Charles Dickens’tan çıktığını biliyor muydunuz? Ya da Mark Twain’in kaderinin Şili’ye koka ticaretine giderken bindiği nehir gemisinde değiştiğini? Peki Edgar Allan Poe’nun son günü, bütün hayatını özetleyecek kadar hüzünle mi doluydu? D.H.Lawrence’ın hayatı boyunca yapmak istediğinin “Uyuyan Güzel” masalını çağdaş yaşama aktarmak olduğunu kaç kişi biliyor? Büyük edebiyatçıların yaşamları hakkında pek çok kitap yazılmıştır bugüne kadar. Kimileri bir gizli sandığı açma, deyim yerindeyse kirli çarşafları ortaya sermek amacındadır. Kimileri, o yazarın…
“Büyük Balık – Efsanevi Ölçülerde Bir Roman” sorgulattıkları ve düşündürdükleriyle, oylumunu aşan bir roman. Kardeş bildiğim bir dostumun babası öldü geçen ay. Aniden. Kalp krizi. “Kötü bir şey oldu,” ile başlayan bir telefon konuşması. Soğuk geçen ayın, tek sıcak gününde toplandık camii avlusunda, veda ettik. Hiç konuşmadan durduk, öylece. Babamın ölümünü düşündüm bir ara; o uzun süren, acılı süreci. Daniel Wallace’ın kitabından bir cümle, boğazımdan yakaladı beni: “Ölümle pençeleşenlerin ülkesinde cümleler tamamlanmıyor, nasıl sonlanacaklarını önceden biliyorsunuz.” 1959 doğumlu, İngiliz Dili…
Y YOSUN KOKUSU: Öyle çok başlık çıkabilir ki bu öyküden… Unutulmuş, unutturulmuş, kabuğunun değişimi saklanmış bir İstanbul’dan on üç adımlık avluya tek güvercin kanadıyla gelen sevince kadar… Açlık grevinden bir şahinin gözlerinden okunan o çarpılmış şehrin ruhuna kadar… Bir de çamaşır günü avluya serilen nemli çarşaftan burunlara vuran küf kokusu vardır. O koku yosun kokusuna dönüşür, köpük köpük, çöp çöp yayılır belleklere, bir ufak hatıranın peşinde sürüklenen bedenlere… Gün gelir, zincirler kırılır, nemli çarşaf kokusunda aranan deniz bir kol boyu…
Öncelikle şunu sormak gerekiyor: Neden böyle bir gün tanımlanmış, ne amaçla başlatılmış? 1857’de ABD’de, konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan 40.000 işçinin insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı başlattığı grevi, grev kırıcı polisin kanlı saldırısını ve o saldırıda ölen, çoğu kadın 129 işçiyi unutmamak gerekiyor. Zaten 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü de, bu işçilerin anısına, 1910 yılında 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında gündeme gelmiş. Sonunda 1977 yılında Birleşmiş Milletler, 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasına karar…
“Bloguma Dokunma” hareketinin bildirisini paylaşıyorum. Bildiri Bir ülkenin internet deneyimi ve tarihinin sansürlerle anılması çok trajikomik bir durumdur. İnternetin özü olan birey haklarının ve bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, sosyal medya dünyasının özüne tamamen aykırıdır. Bizler; Türkiye’nin dört bir yanından profesyonel veya amatör olarak blog tutanlar, internette günlük yaşantılarını ve birikimlerini ve deneyimlerini diğer insanlarla paylaşma hevesiyle tutuşan herkes, gelişmeleri endişe içinde izlemekteyiz. 5846’nci no’lu kanunun esnekliğinden mütevellit, 1 Mart 2011 günü, Google’a ait olan ücretsiz blog servisi Blogspot, Digiturk grubunun açmış…
Şubat ayının tartışmalı konularından biri de Bir+Bir dergisinin dağıtımına konulan engeldi. Yapılan açıklamada, bu engellemeye derginin editoryal şakasının neden olduğu söylendi. “İstikbal Marşı” başlıklı bu şakaya katılıp katılmamakla, engellemek arasındaki açı bir anda kapatılıverdi. (Aynı engelleme bir süre önce Metis Yayınlarının ajandasının başına gelmişti.) Bir+Bir’in tartışmanın merkezine oturduğu sayının kapağında porno yıldızı Sasha Grey’in olması, tahammülsüzlüğün bir başka evresini çağrıştırmıyor değil. Bilgi Üniversitesi olayına, tam da konunun kalbini avuç içine bırakacak cesarette bir dosyayla bakan Bir+Bir, Grey’in müthiş söyleşisiyle, birden…
Çağkan Sayın’la dostluğumuz 25 yıldan uzun bir süredir devam ediyor. Aileden bir isim. Levent’le birlikte Ankara’daki son iki kale. Bir ara “Çağkan’lı Anılar” diye bir dosya açmalıyım. İflah olmaz bir müzik takipçisi, iyi basçı, akademisyen, kitap kurdu gibi sıfatlarının yanına bir de fotoğraf tutkunu sıfatını etkiledi. Profesyonel işler de yapıyor ama şimdilik büyük cümleler kurmadan, kendince ilerliyor yolunda. Önümüzdeki günler ne getirir bilmem ama şundan eminim; Çağkan bir konuya kafasını yatırdı mı, içine sinene kadar peşini bırakmaz. Şubat ayının güzel…
Kimi zaman bir şarkı, bir ruh halini bekler ya da belirler. İşte bu şarkı ve Keith Schofield tarafından çekilmiş videosu da öyle bir hisle Fil Uçuşu’na giriyor şu anda. Charlotte Gainsbourg’u ayrı Beck’i ayrı severim. Üstelik Charlotte’a bir adım yaklaştım diyebilirim çünkü muhteşem Jane Birkin ile bir söyleşi yapmışlığım var. O söyleşiden, Birkin’in sıcak, içten ve mütevazı tavırlarının dışında beni etkileyen bir diğer ayrıntı düştü aklıma. Söyleşiye başlamadan önce, bir ara aklına bir şey geldi Birkin’in. Hermes’in kendisi için tasarladığı…
