yekta

William-Burroughs-London-1988

08 Eyl: “Burroughs Davası”nı unutmayalım!

William Burroughs yargılanmaya devam ediyor. Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunun verdiği rapora dayandırılarak açılan davanın ilk duruşması 6 Temmuz’daydı. Mahkeme sırasında “acayip” işler oluvermiş. Yayımcı İrfan Sancı ve çevirmen Süha Sertabiboğlu’nun ifadelerinin mahkeme tutanağına geçirilmesinde sık sık zorluk yaşanmış örneğin. Özellikle “pornografi” ve “porno” ısrarla “müstehcenlik” olarak geçirilirken, “beat kuşağı” yerine “bir kuşak” ifadesinin yer alması da avukatların müdahalesiyle düzeltilmiş. Ayrıca Burroughs, Beat Kuşağı ve kitap üzerine yapılan açıklamaların kayda geçirilmekte zorlanılması sonucunda şöyle bir cümleye sığınılmış: “Sanık suçu…

08 Eyl: Her Şey ve Hiçbir Şey

Blogları önemsediğimi ve kimilerinin takipçisi olduğumu sıklıkla tekrar ediyorum. Örneğin, bir blog sahibi olma yolunda adım atmama neden olan dostlarım Murat Gülsoy‘un 602.Gece ve Emrah Kolukısa’nın Devamlılık Hatası isimli blogları Fil Uçuşu’nda adı geçen bloglardandır. Dahası da var elbette ama şimdi burada birinin adını anmayı unutursam üzülürüm. Üstelik blog sahibi dostlarımın alınganlık hakları da var, ne laflar işitirim sonra. Yeri gelmişken söyleyeyim, sadece dostlarımın bloglarını izlemiyorum. Hiç tanımadığım ama blogları sayesinde düşünce dünyalarına girdiğim isimler de var. Kimi zaman buraya…

06 Eyl: Nice yıllara Roger Waters!

Roger Waters‘ın doğum günü bugün. Benim için bir ilkgençlik idolünün doğduğu gün yani. Dinlediğim ilk Pink Floyd albümünün “The Wall” olması yaşım gereği şaşırtıcı değil. O ilk dinleyişten sonra, dostum Levent Gönenç‘le grubun tarihine derinlemesine bir yolculuk yapmaya başlamıştık. 13-14 yaşlarımızda Pink Floyd dinlemeden geçirdiğimiz gün yoktu. Pompei konserinin videosuna ulaştığımız günü, “The Final Cut” çıktığında Ankara Radyosu’nun kapısında Yavuz Aydar’dan bir iki şarkılık kayıt alabilmek için nasıl nöbet tuttuğumuzu dün gibi hatırlıyorum. Alan Parker imzalı “The Wall” filminin videosunu izlerken…

06 Eyl: 37 Film, 37 Hitchcock

Alfred Hitchcock, TRT’nin siyah-beyaz yıllarında izlediğim filmlerinden beri sevdiğim yönetmenlerdendir. Sadece gerilim türüne değil, sinemanın alfabesine katkıları tartışılmaz. Üstelik yoğun İngiliz ironisiyle psikolojiyi dengeleyerek bakış açıları konusunda da ders verir çoğu işinde. Üstadın bir de bilinen özelliği vardır; neredeyse her filminde şöyle ya da böyle görünmesi. Kimi zaman otobüsü son anda kaçıran bir adam, kimi zaman gazete ilanındaki figür. Kimi zaman çok net bir şekilde görülür kimi zaman kalabalığın içinde yok olur gider. Hitchcock filmlerinin sıkı takipçileri için zevkli bir oyundur…

cehov_1

26 Ağu: Günden Kalanlar.32

Anton Çehov • Yazıya tümüyle kapandığım dönemlerde kitaplardan biraz uzaklaşıyorum galiba. Sağımda solumda kitaplar oluyor olmasına, başucumdaki kule yükseliyor yükselmesine ama kapaklara bakıp bir-iki sayfa karıştırmaktan öteye gidemiyorum. Etkilenmemek kaygısı falan değil bunun nedeni; sadece zihnimin doluluğu istediğim yoğunlukta bir okuma eylemine pek izin vermiyor. Bir süredir bu durumdayım. Yine de geçenlerde Çehov’a karşı koyamadım. Her zaman böyle olmuştur zaten. Bir Çehov öyküsü çıkınca karşıma, çok iyi bildiğim bir öyküsü bile olsa, ilk kez görmüşçesine, sonuna kadar heyecanla okurum. Ama…

atay

26 Ağu: Sözlük.30

T TAVAN ARASI: Türk edebiyatının en çarpıcı tavan arası Oğuz Atay’ın satırlarında gösterir kendini. Öykünün içinde ilerledikçe okurun yıktığı duvarlar kadar yaşadığı şaşkınlığın da sayısı artar. Yazının gücünün şaşırtıcılığıdır bu. Oğuz Atay’ın satırları dururken fazla söze gerek var mı? Işığın altından kaçmaya çabalayan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamazdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında…

22 Ağu: Kestane

Soğuk, kestaneci çocuğun çatlamış ellerine saldırıyor ama yüzündeki mutlu gülümsemeyi yok etmeyi başaramıyor. Küçük kesekâğıtları, büyük kesekâğıtları, el terazisi, gramlar, kepçe ve en çok da sıcağı gördükçe ateşli bir sevişmeye hazırlanırcasına kabuklarını terk edip çıplak kalan kestaneler, bu sert eller tarafından kırılgan bir keyifle okşanıyor. Kestanecinin kararlı gülümsemesi içimin fırtınasını büyük bir ustalıkla dindiriyor. Yeni bir yıl geliyor abi, diyor. Öyle, diyorum, öyle ama ben bir öncekini bitirmedim henüz. Kestane sonsuz bir öpücük gibi ağzımda dağılırken arkama dönüp yürüyorum. Kısa…