Antony’nin 39 kişilik “Filarmonia İstanbul Orkestrası” ile birlikte Açık Hava’da verdiği konser, benzersiz konserler listesindeki yerini hemen aldı. (2007’de Şan Tiyatrosu’ndaki konseriyle birlikte tabii ki.) Sözün en güçlü müzik olduğunu bir kez daha hatırlattı bize muhteşem Antony. Sesi Açık Hava tiyatrosundan çıkıp ulaşabildiği her yere yayıldı. Konser sonunda kuliste ziyaretine gidenlerle daha da mutlu oldu. Beyhan Murphy ve Peter Murphy’nin tebrikleriyle yüzü güldü. İsteyen herkesle fotoğraf çektirdi. Ama en büyük sürpriz, o gece Antakya’da bir konseri olduğu için konsere gelemeyen…
Genel
Bir dosta veda etmek zor. Beklenmedik bir anda, hayatın umut dolu cümlelerinin arasından geçerken veda etmek zorunda kalmak daha da zor. Meriç Soylu ile 25 Mayıs günü, NTV canlı yayınında oturup İş Sanat’ın 2011-2012 sezonunu nasıl geçirdiğini konuşmuştuk. Yayından önce gülüşmüştük. Yıllar önce birlikte yaptığımız ilk yayında çok heyecanlıydı, eli ayağı titremişti. Ama o gün öylesine rahattı ki. İlk yayınında neredeyse bir saat önce kamera karşısına geçip beklemeye başlayan Meriç, “Yayına on dakika kaldı,” dediğimde “İyi daha çok zamanımız varmış,”…
Ankara’da geçen bir çocukluk denize uzak olmak demektir. Denize ve deniz insanlarına. Güneşten sararmış saçların, güneşe emanet edilmiş tenlerin, kırık midye kabuğuyla kesilmiş ayakların hayali demektir. “Ben kolluksuz yüzüyorum oğlum,” cümlesinin çocukluğun o öfkeli, tiz sesiyle haykırılacağı güne kadar nöbet tutmak demektir. Altı ya da yedi yaşlarındaydım. Babamın düzensiz bir işi, dayımın kapı gibi memuriyeti vardı. Bizim aile için yaz tatili dede evinde geçirilen günler, dayımlar için ise kamp anıları demekti. Sonunda o yaz biz de, dayı torpiliyle, Petrol Ofisi’nin…
…gözünü dünyaya Natalia Nikolaevna Zakharenko adıyla açan ve Asi Gençlik‘ten Batı Yakasının Hikayesi‘ne efsane filmlerle sinema tarihine geçen Natalie Wood, günün birinde bir yat gezisinde öleceğini bilmeden, denizin o tatlı esintisine karşı gülümsemektedir. Natalie Wood (1938 – 1981) Başarıyla, alkışlarla, aşklarla, dedikodularla, yükseliş ve düşüşlerle dolu bir hayatın ardından sır dolu bir ölümle çıkar son yolculuğuna Natalie Wood. Robert Wagner’la evliyken bir yat gezisi sırasında tekneden düşer ve boğularak ölür. Teknedeki bir diğer isim Christopher Walken’dır. Bir aşk üçgeni ve…
Ayrıntılara girmeyeceğim. Ama sadece “benim için özel bir an’dı” diyerek de geçiştirmeyeceğim. O kitabın, Wolfgang Borchert imzalı Üzgün Sardunyalar‘ın elime geçtiği an’da, o ilk öyküyü okuduğum an’da yaşadıklarımı paylaşmalıyım ki başlıktaki soru bir anlam taşısın. Bir öykünün okunma an’ını her yönüyle aramalıyız ki, okurluk denen o biricik varoluşun bize özel karşılıklarını bulabilelim. Çoğu kitap ve bende yeri olan çoğu metin için yaptığım bir şeydir bu.; sorduğum soru basittir: Ben o metinle nasıl bir ilişki kurdum? Ne zaman, hangi fiziksel ve ruhsal…
giriş “Anılarımı sakladığım bir kutum var. nasıl bir kutu mu?.. Bir kutu işte, belki biraz sıradan… Ama anılarımı saklıyor, beni saklıyor… Neler mi var içinde? Dedim ya; anılarım… Keyifli bir günde yenen bir yemeğin hesap pusulası, eski bir sevgiliyle gidilmiş bir filmin yırtık bileti, yalnız bir tatilin mühürü bir deniz kabuğu, bir kalem, bir fotoğraf… Anılarım işte… Yoksa senin bir anı kutun yok mu?” gelişme Böyle dedi bir dost. Ve benim bir anı kutum yoktu. Olsaydı neler koyardım içine, diye…
…Ergin Orbey, Türk sinemasının unutulmaz sahnelerinden birinde, Hababam Sınıfı’nı denetleyen müfettiş rolünde, sinir krizinin hemen eşiğindendir. Ergin Orbey. 2012’de aramızdan ayrıldı. Çocukluğumun Ankara’sında, o erken yaş çalışmalarının tablolarında hep o var. Ankara Radyosu’ndaki unutulmaz Okul Radyosu, Çocuk Bahçesi ya da Arkası Yarın kayıtlarında yönetmen koltuğunda oturur, hoşgörülü ve sakin bir eğitici yaklaşımıyla sarıp sarmalardı. “Başla!” komutu verene kadar geçen saniyelerde, bıyığının köşesini çekiştirir, gözünü bir an olsun metinden ayırmazdı. Yumuşak bir el hareketiyle başlatırdı kaydı; sonrası akar giderdi zaten. Tiyatro…
Torsten Krol yine karşımızda. Dünya edebiyat basınını 2000’lerin sonunda meşgul eden “Torsten Krol takma adıyla yazan ünlü yazar aslında kim?” dosyasını tekrar açmaya gerek yok. Ama hazır sözü geçmişken, o dönemde bu pseudonym olayının arkasındaki ismin Stephen King olduğuna dair yankılanan şehir efsanelerini hatırlatayım. Daha önce ‘Callisto’ adlı romanını okuduğumuz Krol’un ilk romanı ‘Yunus İnsanlar’, yine Everest Yayınları etiketiyle ve usta bir edebiyatçının, Pınar Kür’ün çevirisiyle Türkçede. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrası. Hitler’in göğsüne taktığı Demir Haç’ın gururunu yaşayamadan Rus…
Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız Yeni bir dil olacak yarın. Edip Cansever …ve işte biliyorsun bu yüzden sevmem yeni başlangıçları. ve hatta sevmem sahibini kaybetmiş mektuplara yeniden başlamayı. iç suskunluğumun saygısız zehrini, yok et. sadece… sadece izin ver…
Sen, Başka ne diyebilirim ki sana? Sen sen’sin, ben de ben. Biz olmak için gösterdiğim aptalca çabanın sonunda sadece bunu öğrendim. Ben ne yaparsam yapayım, sen tersini yapacaktın. Aramızdaki bu dengeli ters’lik asla değişmeyecekti, değişemezdi. Değişmemek konusunda gösterdiğin inada, ancak kendimle kalarak yanıt verebilirdim. Ama o zaman da bencillikle suçlanacaktım. Zaten öyle olmadı mı? Sana her baktığımda kendimi görmekten bıkmasaydım, böylesine bencil olur muydum? Ardına sakladığın sırrın gizemini çözmüş olsaydım, böylesine kopar mıydım senden? Sende başka bir dünyayı da görebilmenin…
