Halk Plajı’nı bir sahaf ziyareti sırasında almıştım. Çağlayan Yayınevi’nin Şubat 1954 tarihli baskısının kapağı ilgimi çekmişti öncelikle. Bu kapakların ayrı bir hikayesi var, uzun uzun araştırıp yazmak lazım. Halk Plajı’nın kapak resminde arka planda bungalov tarzı bir plaj binası var; belli ki plajın büfesi. İçinde bir adam, önünde kasketli bir adamla bir kadın, çömelmiş şortlu biri ve şezlongda güneş banyosu yapan bir beyefendi. Ama kapak resminde ilk gözümüze çarpan bunlar değil elbette. Ayak bileklerine kadar denizin içinde duran hafif balıketi,…
Anı
1977. On bir yaşındayım. Daha o yaşta seslendirmede beş-altı yılı geride bırakmış durumdayım. Okul çıkışı zamanlarım, TRT’nin Kavaklıdere’deki binasının zemin katında geçiyor. Hafta sonları da Radyoevi’nde… Ortada tek kanal ve sınırlı saatte yayın olunca seslendirilecek film sayısı da ona göre tabii. Eh, o kadar az filmde, yaşıma-sesime uygun bir rolün bana düşme olasılığı daha da az. Hele bir de başrol… Kim kaybetmiş de ben bulayım? Bir gün “aile tipi bir kovboy filminde” başrolü kapıyorum. Ahlaklı ailesine Vahşi Batı’da bir gelecek…
Yirmi beşinci yaşıma asker ocağında girdim. Gece iki-dört cephanelik nöbeti yazılmasını sevdiğim günler. O saatlerin sessizliğinde iki saat kesintisiz kitap okumak iyi geliyordu. Kitap okumak yasaktı. Nöbette okumak zaten yasak. Neyse ki, bu yasağı deldiğimi cephaneliğin kapısını delmekle meşgul olan fındık faresinden başka bilen yoktu. Sabah kahvaltısında tepsiyle dağıtılan fındıkları ceplerime doldurur, gece nöbetinde suç ortağımı beslerdim. O fındıkların Çernobil yılı mahsulü olduğunu çok geç öğrendim. Suç ortağım farenin ölümünü hızlandırdım mı bilmiyorum. Benimkinin hızlanıp hızlanmadığını da zaman gösterecek. Çok…
Dün gece ‘garajistanbul’da Tolga Akyıldız‘ın yedincisini düzenlediği Açık Sahne konseri vardı. Ülkemizin nadide müzisyenleri ‘kim kimden önce çıktı, kim kaç şarkı söyledi’ saçmalıklarına girmeden peş peşe çıkıyor sahneye. Çoğunlukla iki şarkı söyleniyor. Farklı müzik türlerinin dinleyicileri, birbirlerinin müzikal dünyasına giriyor. Aynı sahnede yılların usta ismi de oluyor, daha albümü çıkmamış yeni yetme bir grup da. İşte dün gecenin ‘daha albümü bile olmayan yeni yetme grubu’ da bizdik; yani Ters Takla. Kendime not düşeyim, kendi tarihime kalsın diye yazıyorum bunları Fil…
Elbette değerlidir herkesin hayat hikayesi. ‘Hayatımı yazsam roman olur’ klişesinden öte bir değer bu. Bizi biz yapan hikayelerin toplamından oluşuyor ömür dediğimiz şey. Kimi zaman, özellikle Fil Uçuşu’nda otobiyografik notlar yazıyorum. Anılar, an’lar, kişiler.. Ama oturup bütün hayat hikayemi yazmayı, otobiyografik bir kitap kaleme almayı hiç düşünmedim. Böylesi kitapların ‘samimi’ olması zordur çünkü. Kimi olayları tam hatırlayamazsınız, kimilerini değiştirmek zorunda kalırsınız, şunu incitmeyeyim-bunu kırmayayım derken ufaktan yalan söylemeye başlarsınız. Oysa hayat sizi üzmüş ve kırmıştır. Tuhaf işler… Üstelik hafızam o…
Televizyonculuk tuhaf bir iş. Başladığınız programın daha ikinci haftasında, eğer işler iyi gidiyorsa (yani programınız izleniyor ve yöneticiler tarafından takdir ediliyorsa) pembe bulutlar uçulur etrafta. Herkes “Tam bir aile olduk!” der. Yalandır bu. Kimse kimseyi o kadar sevmez. Herkesin birbirinin tersine işleyen çıkarları var gibidir. “Hepimiz aynı gemideyiz,” duygusu yoktur. Ama o sahte mutluluk, ağız dolusu gülücükler, beraber yemeğe çıkma programları bitmek bilmez. Aslında şaşılacak bir şey yok. Çoğu aile kadar ikiyüzlüdür, televizyoncuların her programda yeniden kurdukları aile. Program kötü…
Ara Güler’le televizyonda program yapmaya başladığım ilk yıl tanıştım. Heyecanlanmıştım. Bildiğini söyleyen, kamera çalışmaya başladığında yapay bir kibarlığa bürünmeyen, sahiciymiş gibi yapmadan sahici olan bir bilge vardı karşımda. Heyecanımı, o kendine has üslubuyla silivermişti. Sonraki yıllarda güzel sohbetlerimiz oldu Ara Bey’le. Gülüşler yüzümüze yayıldı, küfürler dilimize oturdu. Onun yanında hep daha ‘gerçek’ olmanın cümlelerini buldum. Bugün doğum günü Ara Güler’in. İyi ki tanımışım onu. Nice nice yıllara Ara Baba! Bir yayın sonrasında Ara Güler’le. CRR sahnesindeyiz. Cep telefonu ile fotoğraf…
Dilerim kimse bu söyleyeceklerimi “yazdıklarını önemseyen birinin” gevezelikleri olarak almaz. Alırsa da diyecek bir şey yok. Çünkü meselem -biraz da- bu algıyla ilgili. Yazabilene alkış tutarım. Önünde saygıyla eğilirim. Ama dünyanın şu ruh halinde tek satır bile yazasım yok. Yazmak, benim için, her şeyden önce kişisel bir iyileşme ve anlama yolu. Ama artık yazarak iyileşemiyorum ve yazarak anlayamıyorum. Bunu -geçici- bir yazar kilitlenmesi, hatta paniği olarak değerlendirenler de olabilir. Saygı duyarım. Ama bu cepheden bakınca durum -ve değerlendirme- farklı. Biliyorum;…
Farklı yönetmenlere atfedilen ve bilinen bir hikaye. Bir pavyon sahnesinin çekiminde, kareye sağdan girip soldan çıkacak bir figürana ihtiyaç var. Sorun hemen oracıkta hallediliyor ve hayatını pavyonda çalışarak kazanan bir kadın bulunuyor. Yönetmen direktifleri veriyor, çekime geçiliyor. Sette sessizlik, yönetmen bağırıyor: “Kamera! Motor!” Kadın yürümüyor. Bir kere daha deniyorlar. “Kamera! Motor!” Kadın yürümüyor. Yönetmen sinirlenmeye başlıyor. Üçüncü, dördüncü denemeden sonra kadın ağlamaya başlıyor. Yönetmen öfkeyle “Kızım niye yürümüyorsun?” diye soruyor. Hıçkırıklar içinde cevaplıyor pavyonun emektarı kadın: “Bunca insanın içinde motor…
1. Sizi adınızdan çok sevgi sıfatlarıyla çağıran arkadaşınıza dikkat edin. “Tatlım, canım, dostum, ruh ikizim, kardeşim” sıfatları, ileride canınızı daha çok acıtacak bir hikayeye dönüşebilir. 2. Arkadaşlarınızla ekonomik ilişkilere girmeyin. Daha açık söyleyelim; arkadaşlık ilişkinizin içinde “para” olmasın. Nedenini açıklamaya gerek yok; basit bir hatırlatma sadece. 3. Aynı üretim alanı içinde olduğunuz arkadaşınızın “Başarılarınla gurur duyuyorum,” demesine kanmayın. Kıskançlık kaçınılmazdır. 4. Sizi çok dinleyip, kendisi az anlatan arkadaşınızı sorgulayın. 5. Kendisi çok konuşup, sizi az dinleyen arkadaşınızı sorgulayın. 6. İkiden…
