Paşaköy’de rüzgârlı bir günbatımı. Coğrafyaya hakim bir tepede Güdemez Evi‘nde verilecek konsere doğru yoldayız. Neşeli bir müziğin içinden geçiyoruz yolda. Birkaç gündür Ayvacık tarafına gelenlere verilen bilgi geliyor aklımıza: “Muhtar’ın düğünü var.” Bölge Behram’dan yükselen eğlenceye kulak vermiş durumda. Günlerce sürecek düğünün halayı uzun, sofrası herkese açık. İçimden “Mutlulukları daim olsun” diyorum. Güdemez Evi coğrafyaya saygılı ve etkileyici mimarisiyle kısa sürede bölgedeki sanatseverlerin buluşma yeri olmuş. Bunda ev sahiplerinin önemli bir rolü var. Eftal Güdemez çok iyi tanınan, çok başarılı…
Genel
Seferihisar Belediyesi’nin “Türkiye 2.yüzyılına hazır mı?” Başlığıyla düzenlediği konuşma serisi için Sığacık’tayım. Kaleiçi’nde kültür, sanat ve edebiyat konuşacağız. Sohbetin diğer isimleri İnci Aral ve Mario Levi. Moderatörümüz de Gülşah Elikbank. Cumhuriyet’in ikinci yüzyıl vurgusu var başlıkta. Konuşmacıların dördü de edebiyatçı olunca, sohbet o noktaya yoğunlaşıyor. Genel bir kültür-sanat çerçevesi çizmektense, edebiyatın 1923-2023 arasındaki yolculuğunu konuşuyoruz. Mario Levi Türkiye’de romanın tarihinden söz ediyor kısaca. Sonra konu dünyanın hallerine bağlanıyor. İnci Aral özellikle okuma kültürünün yeterince gelişmemesine vurgu yapıyor ve eğitim sistemindeki…
Diadorius Boudleaux Bryant adını pek bilen yoktur. Az tanınan, adı az bilinen bir müzisyen kendisi. Eşi Felice Bryant ile oluşturduğu ikiliyi Amerikan folk müzik dünyası yakından tanıyor oysa. Onların hikayesinden yola çıkıp nerelere gideceğiz bakalım… 1920’de Georgia’da doğan Boudleaux Bryant, klasik keman eğitim almış ama mutluluğu country müzik tarzı keman çalmakta ve yerel gruplarda bulmuş. 1945 yılında bir otelde müzik yaparken, aynı otelin asansör görevlisi Felice ile tanışmış. Anında büyük bir aşk başlamış aralarında. Öyle büyük bir aşk ki ikiliye o meşhur…
Bazı mekanlar ziyaretçilerinin yüzünü daha içeri girmeden, kapının önünde güldürür. Broadway 828’deki Strand benim için böyle bir yer, mükemmel bir kitapçı. İçerideki o hafif karmaşa halini, günün hangi saatinde gidersem gideyim kalabalık olmasını, rafların dizilişini, kitapseverlerin ruhuna uygun hediyelik eşyayı, üst katlara çıkarken ahşap merdivenlerin gıcırdamasını, nadir bulunan kitaplar bölümünü, çizgi roman raflarındaki çeşitliliği seviyorum. Tuhaf bir tanımlama ama Strand benim için biraz da ”kitap gıcırtısı”. The Strand, 1927’de Fourth Avenue’de, o zamanlar “Book Raw” olarak adlandırılan yerde doğmuş. Book Raw altı bloka yayılan…
Müzenin hikayesi 1967’de başlıyor. Norman Rockwell, eşi Molly ve Stockbridge’deki Old Corner House isimli tarihi evi yıkımdan kurtarmak isteyen bir grup sanatsever bir araya geliyor. İki yıl sonra Old Corner House’da, kasaba kütüphanesinin tarihi koleksiyonundan eserler ve orijinal Norman Rockwell resimleriyle bir sergi açılıyor. Fısıltı gazetesi ve Rockwell’in şöhreti sayesinde sergiyi ilk yıl yaklaşık 5000 kişi ziyaret ediyor. Öyle bir talep oluşuyor ki, 1969’da Norman Rockwell Müzesi doğuyor. Norman Rockwell, 1973’te eserlerinin bakımını, korunmasını ve kamu erişimini sağlamak için bütün…
İklim krizinin etkileri özellikle Avrupa’yı kasıp kavururken New York mevsim normalleri denebilecek bir havayı yaşıyor. Ama şu garip durumun da altını çizmek lazım. Malum, Amerikalıların başı sıcakla ve nemle her daim belada, soğuk havayı seviyorlar. Bu yüzden New York’ta ev ya da iş yeri fark etmeksizin her yerde klimalar buz gibi bir hava üflüyor. Klimalar çalışıyor, enerji harcanıyor, iklim değişiyor ve bu yıl krizin derdini Avrupa çekiyor. İklim krizine üç maymunu oynayan dünya, ekonomik kriz konusunda sesini yükseltmeyi biliyor. Amerika’da…
Fazıl Say ile 5 Temmuz’da Enka Sanat’ta vereceği konser öncesinde Schubert dinliyorum. Çünkü programda Schubert’in Si bemol Majör Sonatı da var. Sarsıcı bir eser. Schubert 1828 yılında, ölümünden hemen önce bestelemiş eseri. 31 yaşında hayata veda edecek ve 25 yaşından beri frenginin getirdiği sağlık sorunlarıyla uğraşıyor. Üstelik ekonomik olarak da çökmüş. O kadar genç yaşında 1000’e yakın esere imza atmış. Bunların bir kısmının da para kazanabilmek için bestelediği, sipariş eserler olduğunu düşünüyorum. Bir yandan para kazanma derdi, bir yandan Beethooven’a…
Ankara 1993. O yılın Mart ayında yayımlanmaya başlayan bir dergi hemen radarıma giriyor. Derginin adı Çalıntı. Üstelik Ankara’da ulaşabileceğim bir adresi de var derginin. Bütün dergiler İstanbul merkezli, yolladığım yazıların yayımlandığı oluyor ama “kimseyi görmüyorum”. Oysa o yıllarda biraz da “görmek-görülmek” ve sohbet etmek istiyor insan. Yarın kadrosu çok içine kapalı, beni görecek halleri yok. Yeni Olgu ile kısa süreli bir temasım oluyor. Oturup da sohbet edebileceğim birilerini bulmak istiyorum belli ki. İlk sayıyı okur okumaz bu dergide yazmalıyım kararını…
Bir mekan, sadece bir “mekan” değildir kimi zaman. Düşüncelerin, duyguların, kültürel değerlerin buluşma noktasıdır. Dostlarla birlikte olunan yerdir. “Ben” olmaktan” biz” olmaya geçilen zemindir. Paris’teki Café de Flore’yi ilk gördüğümde bunu düşünmüştüm. Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Albert Camus’nün buluştuğu bir günü hayal etmiştim. Geçenlerde bu ünlü kafenin de bulunduğu Saint-Germain-des-Prés semtini her yönüyle anlatan Boris Vian kitabı Saint-Germain-des-Prés Rehberi‘ni okuyordum. Kitabında bölgedeki bütün isimlerin “takıldığı” caz barları da anlatıyor iki gözümün nuru Vian. Bu barlarda sadece caz müziği…
Bir süredir sosyal medyada, özellikle Twitter’da sınırlı zaman geçiriyorum. Sınırlı zaman tam durumu açıklayan tanım oluyor; çünkü akıllı telefonumun üzerindeki bütün sosyal medya uygulamalarına süre sınırı koydum. Elbette istesem bu sınırı kaldırabilir ya da süreyi esnetebilirim ama yapmıyorum. Çünkü bu durum giderek daha çok hoşuma gitmeye ve bana iyi gelmeye başladı. İlk zamanlar bir şeyler kaçırdığım, bir şeylerden uzak kaldığım ve bazı sesleri duyamaz olduğum duygusu hakimdi. Giderek o sessizlik halinin değerini anladım. Duymak istediğim seslerin bir süre sonra gürültüye…
